Hrant Dink’i Kim, Neden Öldürdü?

Hrant Dink’i Kim, Neden Öldürdü?

Garbis Altınoğlu, 20-21 Ocak 2007

Giriş
Türk Kontrgerillasının demokrat yazar sevgili Hrant Dink’i 19 Ocak’ta katletmesi, Türkiye’deki tüm ilerici çevrelerin haklı tepkisine ve Türk egemen sınıflarını ve devletini hedef alan açıklama ve protesto eylemlerine yol açtı. Alçakça bir cinayete kurban edilen Dink’in ulusal kökeni nedeniyle açıklama ve protestoların, jenoside tabi tutulmuş Ermeni halkıyla dayanışma duygusunu yansıtması ve büyütmesi ve kendisini tüketmiş olan Türkiye sol hareketinin “Ermeni sorunu”na olan duyarlılığını ilk kez bu denli açık biçimde sergilemesine vesile olmasını da olumlu bir öğe olarak kaydetmek gerekir. Bu bağlamda Türkiye’deki bir gösteride ilk kez “Hepimiz Ermeniyiz” sloganının atılmış olmasının öneminin altını çizmek isterim. Herhalde Hrant da bu duyarlılık patlamasını görmüş olsaydı, ölümünün gecikmeli de olsa bazı tarihsel gerçeklerin daha iyi kavranmasına, daha doğrusu hissedilmesi ve anımsanmasına yol açtığını düşünerek mutlu olurdu. Gerici-faşist rejimin Ermeni olan her şeye karşı azgın ve bitmez-tükenmez bir kin beslediği, bu kinin maddi temelinin, Türk burjuvazisinin oluşumunun esas itibariyle, Ermeni ve daha küçük ölçekte Rum vb. halklarının/ toplumlarının sürgünü, yokedilişi ve mülksüzleştirilmesi olduğu biliniyor. Ermeni düşmanlığının, örneğin bir Kürt düşmanlığı, Alevi düşmanlığı ya da Arap düşmanlığı ile aynı kategoride yer almaması bundandır. Bir başka anlatımla Ermeni düşmanlığının, Türk gericiliğinin vazgeçilmez ve olmazsa olmaz bir öğesi, Türk milliyetçiliğinin mayası olduğunu söyleyebiliriz.

Tutarlı devrimci ve enternasyonalistler duygu ve önyargılarının, siyasal analizlerine yön vermesine izin vermez, ne denli acı bir olayla karşı karşıya olsalar da değerlendirmelerini serinkanlılıkla yapma yükümlülüklerini bir yana atamazlar. Dolayısıyla tam da burada, kendine özgü bu gibi yanları olmakla birlikte Dink cinayetinin, askeri kliğin ve ona bağlı Kontrgerillanın yıllardır Kürt halkına ve onun öncülerine, Türk devrimcilerine ve ilerici aydınlarına vb. karşı gerçekleştirdiği -ve önü kesilmezse bundan böyle de işleyeceği- sayısız cinayetin bir benzeri olduğunu, bu cinayetin asıl ve gerçek hedefinin Hrant Dink ve Türkiye’deki Ermeni toplumu olmadığını belirtmek isterim. Bu bay ve bayanların kudurmuş gericiliklerinin değişmez hedefi olması, sayıları 50,000 dolayındaki Ermeni halkını/ toplumunu onlar açısından gerçek ve güncel bir “tehdit öğesi” kılmıyor. Bu saptamanın, Türk gericiliğinin özelde sevgili Hrant’a karşı gerçekleştirdiği iğrenç cinayete ve genelde Ermeni halkına karşı beslediği azgın ve bitmez-tükenmez kine karşı en kararlı bir biçimde tutum almakla çelişmediğini söylemeye bile gerek yok. O halde bir kez daha sormalı: Hrant Dink neden öldürüldü?

Ortadoğu Bağlamı ve Türk Egemen Sınıflarının Rotası
Başka bir yazımda da belirtmiş olduğum gibi, içinde Türkiye’nin de yer aldığı Ortadoğu’daki konjonktür ve gelişmeler, ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin Ortadoğu ve ötesine dönük saldırısı ve ana gövdesi bu blokun kuyruğunda sürüklenen Türk gericiliğinin rotası gözardı edilerek, daha doğrusu bu faktörün belirleyici etkisi hesaba katılmaksızın asla anlaşılamaz. Kısaca özetlemek gerekirse; Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya ve bu geniş bölgenin doğal gaz ve petrol kaynakları üzerinde egemenliğini kurmak, emperyalist rakipleri Çin ve Rusya’nın yükselişini frenlemek ve/ ya da durdurmak, Siyonist İsrail’in “güvenliği”ni sağlamak için çaba harcayan ABD, bir yandan emperyalist rakiplerine gözdağı vermekte, bir yandan da bu jeografide yaşayan ve çoğunluğu Müslüman olan halklara, onların anti-emperyalist/ anti-ABD öncülerine karşı bir savaş yürütmekte ve kendi diktasına şu ya da bu ölçüde karşı çıkan, hatta ona “uyum sağlamayan” devletleri hedef tahtasına oturtmaktadır. “Teröre karşı küresel savaş” denen siyasetin özü, içeriği tam da budur. Amerikan savaş ağalarının bu stratejisini, bazı çekinceler ya da itirazlara rağmen destekleyen Türk egemen sınıflarının farklı fraksiyonları, özellikle 11 Eylül 2001 sonrası dönemde Afganistan ve Irak operasyonlarına dolaylı bir biçimde katılmış ve bu çerçevede Türkiye Kürdistanında uyguladıkları devlet terörünü, PKK’nın ve Kürt halkının –teslimiyet noktasına varan- son derece alçakgönüllü taleplerini ve ateşkes önerilerini geri çevirerek sürdürmüş, hatta tırmandırmışlardır. Değişik ulus ve milliyetlerden Türkiye işçi sınıfının ve halklarının, hatta uzun erimde Türkiye burjuvazisinin geniş kesimlerinin çıkarlarına ters olan bu politika, yoğun bir milliyetçi ve Pantürkist demagoji eşliğinde yürütülmekte, hatta Türkiye’nin temel sorunu olan “Kürt sorunu”nun düzeniçi olmakla birlikte daha esnek yollardan çözümünü savunan burjuva yazarlar, siyasetçiler vb. de gözardı edilmekte, susturulmakta, açık ya da üstü örtülü biçimde ihanetle suçlanmaktadır. Bu rotada inatla yürünmesinin sorumluları, devlet aygıtının kilit noktalarını elinde bulunduran ABD-İsrail yanlısı askeri klik ve geleneksel büyük burjuvazidir; ancak onlarla gericilik ve şovenizm yarışına girişmiş bulunan İslamcı orta ve büyük burjuvazi ve onun hükümeti de aynı hastalıkla sakatlanmıştır. 5 Ocak 2006’da kaleme almış olduğum “Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru ya da Öcalan’ın Dönüşü” başlıklı yazımda şöyle demiştim:
“Tüm bir cumhuriyet tarihi boyunca güttükleri Kürt politikası iflas etmiş olan bu baylar ve bayanların, başarısızlığa mahkum olduğu belli bir politikayı, özellikle bugünkü Ortadoğu güç ilişkileri içinde izlemekte diretmek ve yıllardır Eyüp Peygamber sabrıyla kendilerine barış elini uzatmakta olan Kürt halkını düşman ilan etmek suretiyle Türkiye’nin parçalanması sürecini hızlandırmakta, Türkiye Kürtlerini adeta zorla Güney Kürdistan devletinin ve dolayısıyla ABD ve İsrail’in kollarına itmekte olduklarını. Bu gerici çizgide inat ve ısrar; Türk egemen sınıflarının ilkellik, özgüvensizlik ve siyasal öngörüsüzlükleriyle olduğu gibi, kendisini milliyetçi, şovenist ve Pantürkist retorikle kamufle etmeye çalışan, ama örneğin, Irak ve Kosova Türklerinin en sıradan demokratik haklarını bile savunmaktan aciz olan ABD uşağı (ve İsrail-yanlısı) işbirlikçi burjuvazinin devlet aygıtının kumanda tepelerine egemen olmasıyla da açıklanabilir. Onlar, Sevr paranoyalarının ve bölünme krizlerinin depreştiği anlarda sitem oklarını emperyalistlerarası rekabette çok daha zayıf konumda bulunan ve Türkiye’deki, Irak’taki ve genel olarak Ortadoğu’daki gelişmeleri yönlendirme yetisi çok daha sınırlı olan Almanya’ya, Fransa’ya, Yunanistan’a vb. fırlatıyorlar; ya da Ermeni, Rum ve Kürt halklarına nefret kusuyorlar. Ancak, ortak bir iradeden yoksun AB’ne göre çok daha güçlü bir konumda olan, Türkiye’nin komşusu haline gelmiş bulunan ve dahası -başlarının püsküllü belası ilan ettikleri- PKK’ya müdahale etmediğinden yakınıp durdukları ABD ve onun ortağı İsrail’in eylem ve entrikaları sözkonusu olduğunda suspus oluveriyorlar.

“Şu soru da sorulmalı: Türk ve Kürt halklarını karşı karşıya getirme politikası kimin işine yarıyor? Öncelikle, dünya gericiliğinin merkezini oluşturan şer ekseninin ve onların Türkiye’deki uzantı ve işbirlikçilerinin. Bu provokatif politikanın temel hedefi, Türkiye’yi adıgeçen eksene daha da fazla yaklaştırmak, bu arada onu, odağında Almanya ile Fransa’nın bulunduğu AB emperyalistlerinden ve komşu burjuva devletlerinden uzaklaştırmak ve Ortadoğu’nun yeniden biçimlendirilmesi sürecinde İran ve Suriye’ye karşı uygulanan saldırgan politikanın, belki de savaşın vurucu gücü, ya da güçlerinden biri haline getirmektir. Yer yer yalpalamakla birlikte gerek askeri kliğin ve gerekse AKP hükümetinin, Türkiye’nin bölgedeki stratejik konumunu daha da zayıflatacak bu türden askeri maceralara atılmaya bilinen bir itirazlarının olmaması ve Tahran ile Şam’ı ‘uluslararası toplulukla’, yani dünya emperyalizmiyle uyumlu davranmaya çağırıp durmaları da yukardaki saptamayı doğrulamaktadır.”

Ne var ki, Irak’ın ABD ve yardakçıları tarafından işgaline pasif ve lojistik destek sunan ve işgal sonrasında kurulacağını umdukları yağma sofrasından kendilerine pay düşeceğini uman ve bunu hiç de sıkılmadan, burjuva diplomatik nezaket kurallarını dahi bir yana atarak açıkça dile getiren İttihat ve Terakki mukallitleri sadece hava aldılar; dahası onlar, Güney Kürdistan’da kurulan bir Kürt devleti realitesiyle de yüzleşmek ve “kırmızı çizgi”lerini bir yana koymak ve böylesi bir devleti casus belli (=savaş nedeni) saydıkları yolundaki şovenist çığırtkanlıklarını da yutmak zorunda kaldılar. Bu süreç, Türkiye Kürdistanı halkının –devrimci bir önderlikten yoksun olmasına ve bir önderlik bunalımı yaşamasına rağmen- demokratik ve ulusal haklarını alma kararlılığının sürdüğü bir döneme denk düştü. ABD ve İsrail’in stratejik uşağı Türk gericiliği ve Kontrgerillası ise, Kürt halkına ve gerillalarına yönelik saldırı ve provokasyonlarına inatla devam etti ve sistemli bir biçimde bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırttı. TSK’nin PKK gerillalarına karşı saldırılarını yoğunlaştırmasına karşılık PKK’nın altı yıldır sürdürmekte olduğu tekyanlı ateşkese 1 Haziran 2004’te son vermek zorunda kalması, 2005 Newrozunda yaşanan bayrak krizi, polisin ve MHP’nin 5 Eylül 2005’te DEHAP’ın düzenlediği Gemlik yürüyüşüne karşı giriştiği vahşi saldırı, 9 Kasım 2005’de Şemdinli bombalamalarıyla doruğuna çıkan Kontrgerilla eylemleri, Mart 2006’da Diyarbakır’da başlayan ve ardından Siirt, Batman, İstanbul ve Kızıltepe’ye yayılan gösterilere ateş açılması sonucunda 18 kişinin katledilmesi, yüzlerce kişinin yaralanması ve binlerce kişinin gözaltına alınması, askeri kliğin 20 Mart 2006 tarihli açıklamasında Şemdinli davası iddianamesini hazırlayan Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’yı tehdit etmesi, Kontrgerilla’nın 12 Eylül 2006’da Diyarbakır’ın Bağlar semtinde çöp bidonlarına koyduğu bombaların patlaması sonucu 7’si çocuk 11 kişinin ölmesi ve onlarca kişinin de yaralanması bu sürecin önemli kilometretaşları arasında sayılabilir.

Türk gericiliği Hrant Dink cinayetiyle esas olarak Kürt halkına ve tali olarak da Türkiye ve Kuzey Kürdistan işçi sınıfı, emekçileri ve devrimci ve demokratik güçlerine gözdağı vermekte ve bir Kürt-Türk çatışması gerici rotasını izlemekte kararlı olduğunu anlatmak istemektedir. (Geçerken bunun Hrant Dink’in, Ermeni halkının yanısıra Kürt  ve Türk halklarının da bir şehidi olduğu anlamına geldiğini belirtmem gerekir.) Kürt halkı ve onun öncü güçleri bu olayı ister istemez şöyle okuyacaklardır: “Türk gericiliği, kendisi bakımından hiçbir güncel, hatta uzun erimli siyasal tehdit oluşturmayan 50,000 dolayında Ermeni ‘yurttaşı’na ve onların –tarihte yaşanan onca acıya rağmen- Ermeni-Türk halkları arasında barış ve kardeşliği savunan bir öncüsüne bile tahammül etmemektedir. Peki böyle bir devlet; siyasal partisi (ya da partileri), yerel yönetimlerde güçlü bir temsil kapasitesi, iyi-kötü gelişmiş bir ulusal bilinci, binlerce gerillası olan ve sınırın hemen ötesindeki Güney Kürdistan devletinin manevi desteğini arkasına almış bulunan 15-20 milyon dolayındaki Kürt ‘yurttaşı’na nasıl tahammül edecek, onlarla nasıl barış içinde birarada yaşayacaktır?” Kürt halkının ve onun siyasal öncülerinin böyle bir soruya nasıl bir yanıt vereceğini ve bu olup bitenlerden “Türklerle birlikte yaşamak olanaklı değil” mesajını alacağını tahmin etmek hiç te zor değil.

Türk gericileri özellikle son haftalarda yaptıkları gibi; Kerkük’ün nüfus yapısının Kürtler lehine değiştirilmekte olduğu, kendisi de ABD ve İsrail destekli Kürdistan Bölgesel Hükümetinin Türkmenlere baskı yaptığı ve onları etnik arındırmaya tabi tuttuğu yolundaki -kısmen doğru- gerekçelerle şovenizmi ve Kürt düşmanlığını kışkırtırken “kendi” Kürt yurttaşlarına gene aynı mesajı göndermektedirler.

Onlar 13-14 Ocak’ta Ankara’da çok sayıda Türk ve Kürt aydını, gazetecisi, siyasetçisi, belediye başkanı ve sendikacısının katılımıyla toplanan, son derece ılımlı bir talepler listesi hazırlayan ve esas hedefi bir Kürt-Türk çatışmasını önlemek olan “Türkiye Barışını Arıyor” konferansına bile tahammülleri olmadığını sergilerken ve bu konferansın düzenleyicileri hakkında soruşturma açarken “kendi” Kürt yurttaşlarına gene aynı mesajı göndermektedirler.

Onlar, İncirlik üssüne –büyük bir olasılıkla İran’a karşı girişilecek bir hava saldırısı için- ABD savaş uçaklarının yerleşmesine izin verir, 18 Ocak’ta TBMM’nde “Kerkük sorunu”nu konu alan bir gizli görüşme yapar, sınıra yüzbinlerce asker yığarken “kendi” Kürt yurttaşlarına gene aynı mesajı göndermektedirler.

Ve onlar, Hürriyet gazetesinin 17 Ocak’ta manşetten verdiği ve İstanbul’daki 52. Tümen bünyesinde kurulan EMASYA birliğinin Çağlayan Meydanı’nda tatbikat yapmayı planladığı yolundaki haberin de ima ettiği gibi, gerek ulusal ve demokratik hakları için harekete geçecek olan Kürt halkına ve gerekse emperyalist savaşa, faşizme ve ulusal baskıya karşı sokağa dökülecek Türk işçi ve emekçilerine ve devrimci güçlerine karşı daha sert önlemler almaya hazırlanırken “kendi” Kürt yurttaşlarına gene aynı mesajı göndermektedirler.

Hrant Dink cinayeti, işte bu uğursuz, karşı-devrimci, Kürt-düşmanı ve savaş kışkırtıcısı politikanın –şimdilik- en son halkasıdır. Önleri Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri, Kürt halkı ve ne yazık ki kendilerini önemli ölçüde tasfiye etmiş olan devrimci öncüleri tarafından kesilmediği/ kesilemediği takdirde, askeri kliğin yönetimindeki Türk gericiliğinin bunun arkasını getireceğini tahmin etmek için ise falcı olmaya gerek yok. Halihazırda böyle bir umut beslemeyi olanaklı kılacak olgular yok; ancak Hrant’ın alçakça katledilişinin yarattığı devrimci öfke selinin Türkiye devrimci hareketinin kalıntılarını bazı şeyleri yeniden düşünmeye zorlaması, onların, çok sınırlı olan enerjilerini büyük ölçüde yapay ve marjinal konularla harcamaktan vazgeçmelerine ve belki de hepsinden önemlisi ortak devrimci platformlarda buluşarak günün yakıcı sorunlarına ortak devrimci yanıtlar vermeye yönelmelerine vesile olması umulur.

Öte yandan, Hrant Dink cinayetinin, barbar ve faşist yüzü bir kez daha sergilenen Türk gericilerini uluslararası arenada daha da fazla yalıtmak, onları –ABD’nin gündemini daha sinsi ve ikiyüzlü bir biçimde destekleyen- AB emperyalistlerinin nüfuz alanından uzaklaştırmak ve böylelikle onları ABD-İsrail-Britanya neo-faşist ekseninin savaş arabasına daha sıkı bağlarla bağlamak gibi bir sonucu da olduğu açıktır. Bu nedenle, bu cinayetin Türk Kontrgerillası tarafından olduğu gibi, onunla elele ya da ondan bağımsız olarak CIA ya da MOSSAD tarafından gerçekleştirilmiş olması hiç de yabana atılacak bir olasılık değildir. Sözkonusu örgütlerin tarihini iyi-kötü bilen herkes, özellikle 11 Eylül-sonrası dönemde çeşitli ülkelerin politikalarını etkilemek ve yönlendirmek amacıyla çok sayıda örtülü operasyon gerçekleştirdiklerini anımsayacaktır. BBC, CNN gibi dünya ölçeğinde izlenen ve emperyalist ve Siyonist devlet aygıtlarının borazanı konumundaki televizyon kanallarının bu alçakça cinayeti, Türk askeri kliğini ve AKP hükümetini fazla rahatsız etmeyecek bir içerikle vermesi, olayın bir tarafı sayılması gereken Ermeni halkının/ toplumunun görüşlerini dile getirebilecek bir analist, yazar ya da siyasetçiyi konuk etmemesi, bu tezimi güçlendirmektedir. Ancak, -Mahir Kaynak gibi bazı eski istihbarat yetkililerinin ya da Şevket Kazan gibi elikanlı bakan eskilerinin de belirttiği gibi- bu ikinci olasılığın geçerli olması, kendisini bu güçlere teslim etmiş bulunan ve elleri Ermeni, Rum, Süryani Kürt ve Türk halklarının kanlarıyla lekeli vahşi Türk gericiliğinin sorumluluğunu zerrece azaltmaz.

Bilindiği gibi, ABD-İsrail-Britanya neo-faşist blokunun Afganistan, Irak, Filistin ve Lübnan (ve bunlara eklenen Somali) halklarına karşı sürdüğü emperyalist haçlı seferi bazı taktiksel kazanımlara rağmen büyük ve giderek büyüyen bir direnişle karşılaştı. Özellikle Bush kliğinin kamuoyu desteğinin önemli ölçüde azaldığını ortaya koyan 7 Kasım 2006 Senato ve Temsilciler Meclisi seçimlerinin ardından ABD tekelci burjuvazisinin bir fraksiyonunun neo-faşist yönetimi “daha gerçekçi ve daha akılcı” bir emperyalist rotaya çekme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanması, baş savaşağası G. W. Bush’un Irak savaşını kazanmanın olanaklı olduğunu ileri sürmesi ve 11 Ocak’ta Irak’a 21,500 ek asker göndermeyi de içeren “yeni strateji”sini açıklaması ve hepsinden önemlisi ABD’nin İsrail’le elele İran’a yönelik bir hava-deniz saldırısı gerçekleştirme planlarını yaşama geçirme doğrultusunda ek adımlar atması, gerginliği daha üst bir düzeye çıkarmış ve emperyalist savaşın ve ona karşı direnişin daha geniş bir bölgeye yayılması riskini ve olanağını önemli ölçüde arttırmıştır. Bu ve benzer veriler bize Hrant Dink’in katline dar bir pencereden bakmamamız ve bu cinayeti, salt Türk gericiliğinin iğrenç ve barbar motifleriyle açıklama hatasına düşmememiz gerektiğini anımsatıyor.

Sonsöz
20 Ocak akşamı televizyon kanallarının, Türk yetkililerinin, Hrant Dink’in katilinin kimliğinin saptandığını bildirmelerinden kısa bir süre sonra sanığın üzerinde silahla Samsun otogarında yakalandığı bildirildi. Ancak Türkiye’nin tarihini ve Türk egemen sınıflarının kirli ve kanlı geçmişini ve bugününü ve gerçek katillerin Arslanlı Kapı’da, Çankaya’da vb. oturmakta olduğunu bilenler, Hrant’ın katlinin asıl sorumlusunun bu zavallı piyon olmadığının bilincindedirler. Türkiye Komünist Partisi MK Sekreteri Mustafa Suphi ve yoldaşlarının 28-29 Ocak 1921’de Türk gericilerinin direktifiyle kurşunlanarak ve denizde boğularak öldürülmelerinden hemen hemen 86 yıl sonra Hrant’ın Trabzon kökenli bir zavallı piyonun tabancasından çıkan kurşunlarla katli acaba bir rastlantı mıdır? Belki, ama Türk gericiliğinin Trabzon’u bir Kontrgerilla üssü haline getirdiği tartışma götürmez bir gerçekliktir. Mart 1995 Gazi direnişi nedeniyle açılan davanın Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi tarafından güvenlik gerekçesiyle Eylül 1995’de Trabzon’a gönderilmesi, 16 Ocak 1996’da Türk Kontrgerillasının yönlendirdiği –ve daha sonra cezaevinden kaçmalarına göz yumulan- sözde Çeçen militanların Trabzon limanındaki Avrasya feribotunu içindeki yolcularla birlikte rehin alması, Gazi davasının 15 Aralık 1997’de Trabzon’da görülen duruşması sonrasında polisin yönlendirdiği sivil faşistlerin şehit yakınlarına ve onlarla birlikte bulunan devrimcilere saldırması sonucu 12 kişinin yaralanması, 2003’de o sırada muhalafette bulunan şimdiki KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın Trabzon ve ilçelerine sokulmaması, 6 Nisan ve 2 Kasım 2005’de Trabzon’da TAYAD üyelerine yönelik linç girişimleri, 5 Şubat 2006’da İtalyan Santa Maria kilisesi rahibi Andrea Santoro’nun öldürülmesi, Trabzon’un bu özelliğinin hemen akla gelen kanıtlarından en önemlileri.

Sözlerimi bitirirken bütün bu yaşananların “Türkiye Barışını Arıyor” konferansını düzenleyenlerin ve onlar gibi düşünenlerin ne denli büyük bir yanılgı içinde olduklarını gösterdiğini belirtmek isterim. Kan içinde doğmuş, kan içerek büyümüş ve kan içmeden yaşamını sürdüremeyecek olan bir canavarla onun kurbanları arasında belki taktiksel ateşkesler olabilir; ancak barış asla olamaz. Genel olarak burjuvazi ve diğer sömürücü sınıflar için geçerli olan bu aksiyom, Türk gericiliği için iki kat daha geçerlidir.
 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: