“Eleştiri” ve Eleştiri : HKP, Devlet ve Türkiye Devrimci Hareketi

“Eleştiri” ve Eleştiri : HKP, Devlet ve Türkiye Devrimci Hareketi

9-10 Mart 2007

“Emekçi kitleleri, genelde burjuvazinin ve özelde emperyalist burjuvazinin etkisinden kurtarma mücadelesi, ‘devlet’ ile ilgili oportünist önyargılara karşı mücadele olmadan olanaksızdır.” (Lenin, Devlet ve Devrim‘in Birinci Baskısına Önsöz’den)

Giriş

Geçtiğimiz günlerde İstanbul İndymedia’da Halkın Kurtuluş Partisi’nin (HKP) yayım organı Kurtuluş Yolu’nda yer alan bir yazıyı hedef alan bir eleştiri metni yayımlandı. “İlerici-devrimci gruplardan HKP konusunda ortak açıklama” başlıklı metinde şöyle deniyordu:

“Halklarımıza! Biz devrimci, demokrat ve yurtsever kurumlar birbirimize dönük eleştirilerde yapıcı, değiştirici ve dönüştürücü bir üslup ve tarz kullanmak zorundayız. Eleştiri adı altında politik olmayan hatta küfür ve hakarete varan ifadelerin kullanılması kesinlikle kabul edilebilir bir tarz değildir. Böyle bir yaklaşım doğru olmadığı gibi, ilerici kurumların varlık gerekçesine de aykırı düşmektedir.Sınıf mücadelesinde, dost güçlerle düşmanı bir tutarak, dost kurumları düşmanmış gibi itham etmek, devrimcilerin beslendiği değerlerle bağdaşmamaktadır. Ayrıca böyle bir yaklaşımın düşmana hizmet ettiği de çok açıktır.Halkın Kurtuluş Partisi’nin yayın organı olan “Kurtuluş Yolu” gazetesinin 24. sayısında yer alan, “Bu cinayetlerin sebebini yaratan ABD ve AB emperyalistleridir” başlıklı başyazıda kullanılan dil ve üslup yukarıda bahsettiğimiz yaklaşıma denk düşmemektedir. Bu yazıda, Hrant Dink’in cenazesine katılan halkımız ve devrimci, demokrat ve yurtsever örgütlenmelere yönelik küfür ve hakaret dolu 32 sayfalık yazı kaleme alınmıştır. Bu yazının ardından Ankara’da yaşanan gerginlikten sonra HKP üyelerinin organize bir şekilde devrimcilere yönelik bıçaklı saldırısı sonrası iki devrimci bıçaklanmıştır. Bu saldırı HKP tarafından saldırının meşru olduğu şeklinde savunulmuştur.

Tüm bu nedenlerden dolayı, biz aşağıda imzası bulunan kurumlar, Halkın Kurtuluş Partisi ile olan ilişkilerimizi askıya alıyoruz.

02.03.2007

Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu, Demokratik Haklar Platformu, Devrimci Hareket, Emekçi Hareket Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Platformu, HALKEVLERİ, Haklar ve Özgürlükler Cephesi, KALDIRAÇ, KÖZ, ODAK, Özgürlükler İçin Mücadele Platformu, PARTİZAN, Proleter Devrimci Duruş, Sosyalist Barikat, Sosyalist Dayanışma Platformu, Yeni Dünya İçin Çağrı”

* * * * *

Bu Açıklama ve ‘eleştiri’ az-çok olumlu bir nitelik taşımakla birlikte son derece yüzeysel ve yetersizdir. Açıklama HKP’ni iki gerekçeyle eleştirmektedir. Bunlardan birincisi adıgeçen yazıda “Hrant Dink’in cenazesine katılan halkımız ve devrimci, demokrat ve yurtsever örgütlenmelere yönelik küfür ve hakaret”lerin yer alması, ikincisi ise “Ankara’da yaşanan gerginlikten sonra HKP üyelerinin organize bir şekilde devrimcilere yönelik bıçaklı saldırısı sonrası iki devrimci”nin bıçaklanmasıdır. Sözü edilen hakaret ve saldırıların kabul edilebilir bir yanı olmadığı ve en sert bir biçimde kınanması gerektiği açıktır. Ancak, eleştirinin bu iki konu üzerinde yoğunlaştırılması, sorunun özünün gözden kaçmasına ya da kaçırılmasına yol açmıştır. HKP ile ilişkilerin askıya alınması gibi ilk bakışta sert, hatta sekter bir tutum takınılması bu gerçeği değiştirmiyor. Kuşkusuz, farklı görüş ve yaklaşımlara sahip bir dizi grubun biraraya gelerek Ortak Açıklama metni hazırlaması girişiminin çeşitli güçlükler yaratacağını tahmin etmek zor değil. Özellikle Türkiye gibi, sol ve devrimci güçlerin ortak iş yapma geleneğinin hayli zayıf olduğu ve daha da zayıfladığı bir ülkede. Ne var ki, Açıklamaya imza atan gruplar, özelde Kurtuluş Yolu’nda yayımlanan “Bu cinayetlerin sebebini yaratan ABD ve AB emperyalistleridir” başlıklı makalenin içeriğinin ve genelde HKP’nin temel görüşlerinin, devrimci olmanın asgari gerekleriyle uyuşmadığını dikkate almalı ve en azından onun Kemalist-Perinçekçi siyasal çizgisini kınamalıydılar. Açıklamaya imza atan gruplar, adıgeçen yazıda “Hrant Dink’in cenazesine katılan halkımız ve devrimci, demokrat ve yurtsever örgütlenmelere yönelik küfür ve hakaret”lerin yer aldığını söylüyorlar. Ama onlar yazının öncelikle ve esas olarak Türk şovenistlerinin ağzıyla Ermeni halkına saldırdığını adeta görmezden geliyorlar. 12 puntoyla yaklaşık 33.5 sayfa tutan yazının sadece 3-3.5 sayfasının devrimci örgütlere yönelik ağır saldırılar içerdiği ve Taner Akçam’ı karalamaya ayrılan sayfa sayısının da aşağı yukarı bu kadar olduğu dikkate alındığında, Açıklamaya imza atan grupların bu görmezden gelme yaklaşımını devrimci ahlak ve cesaret normlarıyla ve/ ya da az-çok tutarlı bir enternasyonalizmle bağdaştırmak zor. Rahatlıkla Genelkurmay Başkanlığının, Dışişleri Bakanlığının, MİT’nın ya da MHP, BBP gibi faşist örgütlerin sitelerine konabilecek içerikte olan ve bağnaz bir Türk şovenizmini ve Ermeni düşmanlığını yansıtan bu uzun metinde çok daha önemli saptamalar var. Bu yazımda bunların bellibaşlılarına değinecek ve HKP’nin gerici ve şovenist yaklaşımını bir dizi örnekle sergileyeceğim. Hrant Dink ve HKP

“Bu cinayetlerin sebebini yaratan ABD ve AB emperyalistleridir” başlıklı yazı, daha başında, “Hrant Dink’in savunduğu tezlere karşıydık. Fakat böyle bir cinayete kurban gitmesini de hiç istemezdik” yalanıyla açılıyor. Yazının içinde Dink hakkında söylenenler gözönüne alındığında HKP’nin bu savına inanmak zor. Zaten HKP “Biz her Sevrciye düşmanız” sözleriyle de bunu açıkça dile getiriyor. HKP’nin kendi anlatımına göre, Dink bir “dönek”, “Türkiye’ye ve Türklere dost değil, düşman”, “30 Ağustos’a karşı”, “Sevrci”, “kin ve intikam duygularıyla dolu”, “emperyalistlerin oyununa gelen Ermeni önderlerle aynı yerde dur”an bir kişi, “bir emperyalizm yandaşı”, “gerici”, “ABD ve uzantısı örgütler tarafından yönlendiril”en bir insandır. Doğrusu HKP’nin, bu biçimde değerlendirilen bir insanın –ilke olarak- yaşamasından yana olduğunu ileri sürmesi hiç de inandırıcı değil.

HKP bu yazıda Şişli Cumhuriyet Savcısının karalamalarını esas alarak Hrant Dink’in “Türk düşmanı” olduğunu ileri sürüyor. “H. Dink, Türklere de düşmandır. Kin ve intikam duygularıyla doludur. O, meşhur ‘zehirli kan’ ibaresinin de yer aldığı ‘Ermeni Kimliği üzerine’ adlı makalesinde bu unsur da açıkça görülür” dedikten sonra Dink’in, AGOS’un 7 Kasım 2003-13 Şubat 2004 tarihleri arasında çıkan 8 sayısında yayımlanan “Ermeni Kimliği Üzerine” adlı yazı dizisinden şu alıntıyı aktarıyor:

“Asıl önemli sorun ise Ermeni’nin kimliğindeki bu Türk’ten kurtulup kurtulamayacağıdır.

(…)

“Ermeni dünyası yaşadığı tarihi dramın gerçekliğinin farkındadır ve bu gerçeklik bugün dünya ülkelerinin ya da Türkiye’nin kabul edip etmemesiyle değişecek değildir. Onlar kabul etmese de Ermeni ulusunun vicdanında olan bitenin adı başından beri kazınmıştır. Dolayısıyla Dünya’dan ne de Türkiye’den bu gerçekliğin tanınmasını beklemek Ermeni dünyasının yegâne hedefi olamaz.

“Gayrı herkesi kendi vicdansızlığıyla başbaşa bırakma zamanı gelip de geçmiştir.

“Bu gerçekliği kabul edip etmemek esasen herkesin kendi vicdani sorunudur, bu vicdan da temelini bizatihi insanlık denilen ortaklığımızdan -“İnsan” kimliğimizden- alır.

“Dolayısıyla gerçeği kabul edenler, asıl olarak kendi insanlıklarını arındırırlar.

(…)

“Ermeni kimliğinin “Türk”ten kurtuluşunun yolu gayet basittir:

“Türk”le uğraşmamak…

“Ermeni kimliğinin yeni cümlelerini arayacağı yeni alan ise artık hazırdır:

“Gayrı Ermenistan’la uğraşmak.

“Ermenistan’la tanışmak.

“Türk”ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur.

“Yeter ki bu mevcudiyetin farkında olunsun.” Burada Dink’in söylediği, okuduğunu anlama yeteneğine sahip herkesin rahatlıkla anlayabileceği kadar açıktır. O, 1915-16 olaylarının gerek Ermeni toplumunu ve gerekse Türk toplumunu yaraladığını, birincisini travmaya, ikincisini paranoyaya sürüklediğini, özellikle Ermeni ulusal kimliğinin oluşumunda jenosidin çok derin bir iz bıraktığını, her iki toplumun ruhsal sağlığına kavuşmasının bu konuyla yüzleşmekten geçtiğini söylemektedir. Dink dizinin, AGOS’un 23 Ocak 2004 tarihli sayısında yayımlanan bölümünde,“İçinde debelendikleri bu sağlıksız halden kurtulmadıkça -Türkler belki değil ama- Ermeniler’in kendi kimliklerini sağlıklı şekilde yeniden yapılandırmaları mümkün gözükmemektedir” derken bunu daha da açık bir biçimde dile getiriyordu. Yani o, artık Ermeni toplumunun kendi bünyesini derinden yaralamış ve biçimlendirmiş olan bu olayın etkisinden sıyrılması ve dikkatini Ermenistan cumhuriyetine vb. çevirmesi gerektiğini söylemektedir. “Türkten boşalacak zehirli
kan” ibaresi, bu takıntıyı anlatmak için kullanılan bir metafordan başka bir şey değildir. Bu analize katılabilir ya da katılmazsınız; ancak bundan “Türklüğe” ya da Türk ulusuna hakaret türünden bir anlam çıkarmaya çalışmak, ancak geri zekalıların ya da azgın Türk şovenlerinin/ faşistlerinin işi olabilir.
Şunu da eklemek zorundayım: Siyasal tavrını tarihsel materyalizme ve sınıf savaşımına dayandıran ve proleter diktatörlüğünü amaç edinen Marksist-Leninistler, her ulusun çıkarları birbirine karşıt sınıflardan –sömüren ve sömürülen sınıflardan- meydana geldiğini bir an bile unutmak hakkına sahip değildirler. Dolayısıyla, “Türklüğe ya da Türk ulusuna hakaret” savının ortaya atıldığı her yerde, “hangi Türke”, yani “hangi sınıftan Türke” hakaret edildiği sorusu gündeme gelmelidir. Biz; işçi, yoksul, devrimci, enternasyonalist Türke hakaretten yana olamayız; ancak burjuva, işbirlikçi, faşist, şovenist Türke hakareti de asla bir suç olarak algılayamayız. Bu iki karşıt kategoride yer alan Türk’ler arasındaki farkı kavramak için herhalde Marksist-Leninist olmanın gerekmediği de herhalde açık olmalıdır.

Ermeni Jenosidi ve HKP

Yazı daha sonra, sadece Ermeni tehciri ve jenosidini haklı göstermeye kalkmakla kalmayıp savunucusu olduğu Mustafa Kemal’in bile gerisine düşüyor ve bir halklar hapishanesi/ mezbahası olan Osmanlı İmparatorluğu’na ve İttihat ve Terakki çetesine sahip çıkarak şunları söylüyor:

“(Ermeniler- G. A.) Çar ordularıyla elele vererek, çeteler oluşturdular ve Müslüman köylerine saldırdılar, katliamlar yaptılar. İşte bunun üzerine, Osmanlı, Tehcir kararı aldı ve uyguladı. Yapılan soykırım değil, göç ettirmedir. Tabiî bu uygulama sırasında hatalar da yapılmıştır, çok büyük acılar da yaşanmıştır, ölümler de olmuştur. Fakat o sırada Osmanlı’nın savaş içinde olduğunu ve beş cephede birden savaş yürüttüğünü de hesaba katmak gerekir…” Daha ilerde ise şunlar söyleniyor:

“Bütün bu verileri, tüm ilişki çelişkileriyle birlikte değerlendirdiğimiz zaman, görürüz ki, 1915 olayları bir soykırım değildir. Bir savaştır. Karşılıklı çatışmadır. Bunun daha pek çok kanıtını gösterebiliriz. Tabiî gerçekten görmek isteyenlere.

“Ermeni Halkı, Osmanlı Vilayet ve Sancaklarında nüfusça azınlıktı. Sadece birkaç kaza ve kasabada ve tabiî bir hayli de köyde çoğunluğu meydana getiriyorlardı. Ama Vilayet ve Sancaklarda tümüyle azınlıktaydılar. Bu sebeple de Osmanlı’ya, ayrı bir devlet kurma talebiyle başkaldırmalarının-isyan etmelerinin meşruiyeti yoktu.”

Kendisini Marksist olarak tanımlayan bu grupçuğun Marksizm-Leninizmin ABC’sini bile kavramamış olduğu açıktır. Ezilen bir sınıfın, halkın ya da ulusun, bırakalım jenosid ya da katliam girişimine hedef olduğu dönemleri, “normal” koşullarda da direnme, silahlı ayaklanma hakkı vardır ve bu tümüyle meşrudur. Bu, Osmanlı İmparatorluğu gibi, başka halkların ikinci sınıf statüye sahip olduğu ve vahşi bir biçimde ezildiği bir siyasal yapı için daha da geçerlidir. HKP’nin, bir zamanlar BM’in bile –göstermelik bir tarzda da olsa- tanımış olduğu bu hakkı Ermeni halkına tanımaması, sadece Marksizm-Leninizmle değil, burjuva demokratizmiyle bile bağdaşmaz. Ezilen bir halkın/ ulusun, kendini ezen devlete/ yöneten sınıfa, kliğe, hanedana karşı direnişi ve ayaklanması sırasında rakip burjuva, emperyalist devletlerden destek alması, mutlaka onu gayrimeşru kılmaz. Nasıl 19. yüzyılda Çarlık Rusyası’na karşı savaşan Kafkasya’nın Müslüman halklarının Osmanlı İmparatorluğu ve İran’dan destek alması, bu halkların direnişini gayrimeşru kılmadıysa, aynı husus gene 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşan Balkan vb. halkları için de geçerliydi. Ancak Marksist-Leninistler, ulusal hareket de içinde olmak üzere demokratik hareketlerin dünya devrimi bütünü ile ilişkilerine de bakar ve dönemin baş düşmanının aleti, uzantısı olan hareketleri desteklemezler. Lenin’in dediği gibi, Ulusların kaderlerini tayin hakkı dahil, demokrasinin çeşitli istemleri mutlak şeyler değildir, bunlar dünya demokratik hareketinin (bugün sosyalist hareketinin) tümünün bir parçasıdır. Bazı somut durumlarda, parçanın, bütün ile çelişkiye düşmesi olasılığı vardır; o zaman parça atılır. (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Ankara, Sol Yayınları, 1989, s. 192) Zaten onların, Kürt ulusunun kendi ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkını kayıtsız koşulsuz tanımakla birlikte, günümüz konjonktüründe ABD ve bağlaşıklarının güdümünde kurulacak bir Güney Kürdistan devletini desteklememelerinin nedeni de budur. Yani, tutarlı demokratik ve enternasyonalist tutum, -Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminde olduğu gibi- “büyük devletler”in müdahalelerinin red ve mahkum edilmesini, ezilen halkların ve ulusların dış müdahaleyi davet eden politikalarının ya da onlarla işbirliği yapma eğilimlerinin eleştirilmesini ve sergilenmesini içerir; ancak daha da önemlisi bu tutum, bu halkların ulusal kurtuluş savaşımlarının desteklenmesini ve tüm ulus ve milliyetlerden işçilerin ve diğer sömürülen yığınların emperyalizme ve yerli gericiliğe karşı ortak devrimci savaşımının kayıtsız koşulsuz savunulmasını ve desteklenmesini ve katliam ve jenosid eylemlerine kayıtsız koşulsuz karşı durulmasını gerektirir. Yoksa, Türk gericilerinin ve onlarla aşık atan ve Osmanlı’yı ve Türkiye Cumhuriyetini kuran “ataları”na şükranlarını bildiren HKP’nin yaptığı gibi (Bak. “Generallerin Günahları”, Kurtuluş Yolu, Sayı: 10, 15 Kasım 2005) Osmanlı-Türk gericiliğinin idealize edilmesini ve yüceltilmesini, dış müdahalelerin bu milliyetçi-şovenist perspektiften hareketle mahkum edilmesini ve katliam ve jenosidin onanmasını ve mazur gösterilmesini değil. Hızını alamayan HKP aynı yazıda, özünde Ermeni ve Azeri burjuvazileri arasında bir çatışma olan Karabağ sorununda da milliyetçi-şoven bir tutumu savunmaktadır. Neredeyse Karabağ’a sefer açacak olan HKP, kraldan çok kralcı bir tutum takınmakta ve Azerbaycan’dan yana aktif tutum almadığını ileri sürdüğü Türk burjuva devletini şu sözlerle, sert bir biçimde eleştirmektedir :

“Ermenilerin bu saldırı, katliam ve işgali karşısında Türkiye’nin korkak-sümsük, ABD ve AB uşağı sermaye sınıfı ve onun siyasileri, bir iki sade suya tirit açıklamanın-boş gevezeliğin ve sözde kınamanın dışında hiçbir tepki gösterememiştir. Böylece, Türkiye’nin siyasi ve askeri açıdan boş ve kof olduğu, kendi donunu bağlamaktan aciz bir durumda bulunduğu imajı-anlayışı-kanaati oluşmuştur bu Türk Cumhuriyetlerinde. Türkiye’nin güvenilecek, bel bağlanacak bir devlet olmadığı düşüncesi oluşmuştur. Ne yazık ki, hain, alçak Parababaları ve onların emrindeki siyasiler Türkiye’yi bu duruma düşürmüşlerdir.”

Milliyetçi fanatizmin başını döndürdüğü anlaşılan HKP, siyasal niteliği baskın Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı projesinin de gösterdiği gibi ABD emperyalizminin en azından 1990’ların sonlarından bu yana Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan eksenini desteklediğini, Türk ordusunun ABD’nin gözetimi altında yıllardır Gürcistan ve Azerbaycan ordularını eğittiğini, Azerbaycan’ın Kosova, Afganistan ve Irak’a asker göndermiş olduğunu, Azeri petrollerinin ABD ve İngiliz şirketleri tarafından işletildiğini, son yıllarda Azerbaycan–İsrail ilişkilerinin ekonomik ve askeri alanlarda geliştiğini ve Ermenistan’ın ise daha çok Rusya ve İran’a yakın olduğunu unutuyor ya da görmezden geliyor. Bütün bunlara 8 Şubat 2007’de Tiflis’te Başbakan R. T. Erdoğan’ın da katılımıyla imzalanan ve Ermenistan’ı köşeye sıkıştırmayı da amaçlayan ve Rusya’nın da karşı çıktığı Kars-Tiflis-Bakü demiryolu projesini eklemek gerek.

ABD’nin, Ankara’nın da katkılarıyla İran ve Rusya’ya karşı bir Türkiye-Gürcistan- Azerbaycan ekseni kurma çalışmalarının yıllar öncesine dayandığının altını bir kez daha çizelim. Örneğin, Milliyet gazetesinin 12 Şubat 2000 tarihli sayısında şöyle deniyordu :

Azerbaycan Dışişleri Bakanı V. Guliyev, Türkiye ve Gürcistan’la üçlü bir askeri pakt imzalanmasını desteklediklerini açıkladı…

Guliyev, NATO’ya üye olarak Azerbaycan topraklarında ittifaka ait üsler kurulmasının da gündeme gelebileceğini, ancak öncelikle Azeri ordusunun Batı düzeyine yükseltilmesi gerektiğini söyledi.

Gürcistan Devlet Başkanı E. Şevardnadze ise, ülkesindeki Rus üslerinin 1 Temmuz tarihine kadar kapatılması gerektiğini Moskova’ya bir kez daha hatırlattı.

Rus Kommersant gazetesi bu açıklamayı, ‘Gürcistan’ın Türkiye ve Azerbaycan’la kuracağı pakt için hazırlıklara başlaması’ olarak yorumladı ve ‘Rusya bölge liderleriyle görüşmeler yaparken, pakt gerçekleşiyor’ diye yazdı.

Milliyet’in 15 Şubat 2000 tarihli sayısında ise şunları okuyoruz :

Balkanlar benzeri bir istikrar paktını Kafkaslar için önererek bölgede önemli çıkış yapan Cumhurbaşkanı S. Demirel, ABD Başkanı Bill Clinton’ın son dönemdeki Kafkas politikasında da itici güç rolünü oynadı…

Kaynaklar, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’i ülkesinde ağırlayan Başkan Clinton’ın Kafkaslar’a verdiği önemi her fırsatta vurguladığına dikkat çekerek, Demirel’in bu yöndeki diplomatik girişimlerinin de ABD üzerinde etkili olduğunu belirttiler. Daha da vahimi, Azeri gericilerin de tıpkı Türkiye’deki kardaşları gibi, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yapmayı planladığı askeri operasyonlara –en azından- lojistik destek vermekten yana olduğu, hatta Azeri şovenistlerinin, ABD ve İsrail’in desteğiyle Güney Azerbaycan”, yani İran Azerbaycanı ile birleşme düşleri kurduğu olgusudur. Sözümona ABD emperyalizmine karşı olduğunu ileri süren ve onu ‘başhaydut’ olarak niteleyen Pantürkist eğilimli HKP ise bu konuda sessiz kalmayı yeğliyor.

Kıbrıs Sorunu ve HKP

HKP’nin milliyetçi-şovenist çizgisinin kendisini iyice açığa vurduğu iki temel ve yakıcı konu ise Kıbrıs ve Kürt sorunlarıdır. HKP Programı’nda bu konuda şöyle denmektedir :
“Partimiz, Türkiye’nin ve Kıbrıs halkının çıkarına olan tek çözümün TAKSİM olduğunu görmekte, bunu savunmaktadır. Halk İktidarını kurunca da bunu gerçekleştirecektir.

“ABD ve AB Emperyalistleri, Arap milletini, Latin Amerika’yı, Yugoslavya’yı, Irak’ı parça parça bölerken ve bölünmüşlüğü ısrarla savunurken, Kıbrıs’ta iki ayrı Ulus’un birer bölüğünün ya da halkının iki ayrı devlet altında yaşadığı Kıbrıs’ı neden birleştirmek için durmaksızın çalışıyorlar?

“Türkiye’nin Kıbrıs’taki bölümünün siyasi varlığını ortadan kaldırmak, onu Rum devletine yamamak ortadan kaldırmak, onun eline teslim etmek için.

“Tabiî bu yaptıklarının bedelini o devletten alacaklar, üsleriyle, tekelci şirketleriyle Ada’yı bir anlamda işgal edeceklerdir.

“Bunun sonucunda da Türkiye’nin, güneyden Akdeniz’e açılan kapısını kapamış-tıkamış olacaklardır. Eski Cumhurbaşkanlarından ve komutanlardan İsmet İnönü ve Fahri Korutürk de bu gerçeği, daha doğrusu Türkiye’ye karşı kurulmak istenen bu tuzağı, on yıllar önce görmüşler ve dile getirmişlerdi.

“Demek ki bizim için Kıbrıs sorunu, sadece orada yaşayan 200 bin Türkün sorunu değil, tüm Türkiye’nin sorunudur.

Bu son tümcede söylenenlerin askeri kliğin görüşleriyle ve Kıbrıs’a ilişkin stratejik yaklaşımıyla farkını gören beri gelsin. Örneğin bir önceki Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök 8 Ocak 2003’de Kıbrıs için şunları söylemişti:
Adada, muhasım bir güç bulunursa bu güç Anadolu’nun güney ve güneydoğusunu etkileyebilme imkân ve kabiliyetini elde eder. Dost bir güç bulunursa bu yerleri Doğu Akdeniz’deki muhtemel bir tehlikeye karşı daha uzaktan korur. Türkiye’nin güvenlik gereksinimlerini dikkate almayan bir çözüm önerisi başarı vaat edemez. Garantisi sağlam yaptırımlara dayanmayan çözümlerden neler çektiğimize tarih şahittir. Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden ve güvenlik ihtiyacını sağlamayan bir çözümle ‘Türk’ ün Anadolu’ya hapsedilme süreci’ hemen hemen tamamlanmış olacaktır.
Devam edelim. ABD ve AB emperyalistlerinin, –ikiyüzlü söylemleri bir yana- gerçekten de Kıbrıs’ın birleşmesinden yana olmadıklarının altını çizmek gerekir. Kıbrıs’ın Rum ve Türk halklarının özgür iradeleri çiğnenerek adanın kuzeyinin Türkiye’ye, güneyinin ise Yunanistan’a katılmasını istemeye gelince bu, ulusların kendi yazgılarını belirleme hakkının, yani demokratizmin asgari gereklerine aykırıdır. Kıbrıs’ın sonal statüsünün ne olacağı, sadece ve sadece değişik uluslardan Kıbrıs işçi sınıfı ve halklarının sorunudur; başka hiçbir devletin ya da uluslararası kuruluşun bu konuya burnunu sokmaması gerekir. Öte yandan, adanın Rum halkının Yunanistan’a katılmayı istemesi beklenemeyeceğine göre HKP’nin, ilk bakışta “adil” olduğu izlenimi veren ‘taksim’ formülünün aslında, Kıbrıs’ın kuzeyinin Türkiye tarafından ilhakını meşru ve kabul edilebilir göstermek için ileri sürüldüğü anlaşılır. ‘Taksim’ formülünü öne sürerken HKP’nin Türk şovenistlerinin ve yayılmacılarının düşlerini onyıllardır süsleyen özlemleri dile getirdiği bellidir. Bu konuda azılı Türk gericileriyle aynı safta yer alan HKP’nin yakın gelecekte benzer düşünceleri Batı Trakya ve Güneydoğu Bulgaristan için de ileri sürmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. HKP’nin “sadece orada yaşayan 200 bin Türkün sorunu değil, tüm Türkiye’nin sorunu” ilan ettiği Kıbrıs sorunu aslında Türkiye’nin Batılı emperyalistlere uşaklığının bir başka göstergesinden başka bir şey değildir. B. Ecevit’in başbakan ve N. Erbakan’ın başbakan yardımcısı olduğu CHP-MSP hükümeti döneminde Türk ordusunun 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ı işgal etmesi, esas itibariyle ABD-Britanya ve İsrail şer ekseninin planlarına uyuyordu. Bu nedenledir ki, 1964’te Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini engelleyen ABD, 1974’te göstermelik bir kınamayla yetindi. Milliyet gazetesinin 15 Temmuz 1999 tarihli sayısında çıkan bir haberde yazılanlar bunu doğrulayacaktı. Burada şöyle deniyordu:

“İngiliz gazeteciler B. O’Malley ve I. Craig tarafından yazılan ‘Kıbrıs Komplosu’ adlı kitapta yer alan iddialar arasında, 1964’de ünlü ‘Johnson mektubu’ ile durdurulan Türkiye’nin harekat girişiminin, 1974’de başarılı olmasının ardında, ABD yönetiminin ‘bilinçli olarak işi ağırdan aldığı’ ve Türkiye’ye ‘belirli bir noktaya kadar ilerleyebilirsiniz mesajı verdiği’ de yer alıyor. Kitapta, ABD ve İngiltere’nin, 1960’lardan beri Kıbrıs adasının kontrollü olarak bölünmesi konusunda gizli planlar yaptıkları, ABD’nin ‘kendi üsleri ve dinleme faaliyetlerini sağlama almak için İngiltere’nin çekilme ihtimaline karşı her zaman Türkiye’nin bir miktar toprağı kontrol etmesinden yana tavır aldığı’ belirtiliyor.”

Konuya biraz ilgi duyanlar ve/ ya da o dönemi yaşayanlar, başında Makarios’un bulunduğu Kıbrıs’ın ABD ve Britanya’ya mesafeli ve o sırada uluslararası alanda kısmi bir ağırlığı olan “bağlantısızlar hareketi” içinde yer aldığını ve revizyonist Sovyetler Birliği ile görece iyi ilişkilere sahip olduğunu anımsayacaklardır. Bu durumda ABD ve Britanya, geleneksel “böl ve egemen ol!” formülü uyarınca iç çatışmaları ve bir Türk askeri müdahalesini teşvik edeceklerdi. Şimdiye kadar gizli tutulan ve geçtiğimiz yıllarda açıklanan Britanya diplomatik belgeleri de bu yargıyı ve 1974 “barış harekatı”nın, öncelikle ABD ve İsrail’in çıkarlarını korumak ve Kıbrıs’ı Sovyetler Birliği’nden ve Arap dünyasından uzaklaştırmak için gerçekleştirildiğini doğruluyor. Bu belgelere göre, 1974 yazı boyunca ABD’nin Türkiye’yi “saldırgan eylemler”den vazgeçtirmek için ne ölçüde baskı yapmaya istekli olduğu konusunda kuşkularının bulunduğunu kaydeden dönemin Britanya Dışişleri Bakanı James Callaghan şunları yazmıştı:

“Türkler de, erken bir aşamada Amerikan baskılarının sadece kağıttan bir kaplan olduğu kanısına vardılar. Ben ise, onların (ABD) bana verdikleri güvenceleri sorgulamaya daha az istekli idim. Gelişmeler, (ABD Dışişleri Bakanı- G. A.) Dr. Kissinger’in, Türklerin Sovyetler Birliği ile Arap ülkeleri arasında bir siper olma konusundaki iyi niyetlerini korumakla daha ilgili olduğunu kanıtladı.” Demek oluyor ki, HKP’nin “şanlı” Türk ordusu, bir kez daha Washington, Londra ve Telaviv’in figüranı rolünü oynamış oluyor.

Kürt Sorunu ve HKP

HKP, Türkiye’nin yakıcı sorunlarının başında gelen Kürt sorunu konusunda hemen hemen tam bir sessizlik sürdürmekte, büyük olasılıkla devlet-yanlısı ve milliyetçi-şovenist çizgisini böylelikle gözlerden saklamayı tasarlamaktadır. HKP’nin çizgisi gözönüne alındığında, düzensiz aralıklarla çıktığı anlaşılan Kurtuluş Yolu dergisinde, çok daha az önemli konulara geniş yer ayrılırken, Kürt halkına yönelik ulusal zulüm, beyaz terör ve diğer haksızlıklardan tek sözcükle olsun söz edilmemesi hiç de şaşırtıcı değildir. Bunda, bu bay ve bayanların umutlarını bağladıkları ve büyük sermayenin ve ABD-İsrail çıkarlarının bekçisi “kahraman” Türk ordusunu ve onun komutanlarını küstürmeme kaygılarının hiç de az rol oynamadığı tahmin edilebilir. Motifleri ne olursa olsun bu bay ve bayanların ezilen Kürt halkının durumunu görmezden gelmesi, Türk egemen sınıflarının Türkiye Kürdistanı’nı ilhakını meşru görmek ve aynı anlama gelmek üzere Kürt halkının kendi yazgısını belirleme hakkını reddetmek anlamına gelmektedir. HKP’nin Programında ise bu konuda suya-sabuna dokunmayan kısa bir-iki paragrafla yetinilmekte ve emperyalistlerin manevraları hakkında yapılan uyarılardan sonra şunlar söylenmektedir:

“Sorunun çözümü çok açık ve kesin biçimde 1933’te (bundan 72 yıl önce) ortaya konmuştur, Hikmet Kıvılcımlı tarafından. Bu çözüm, Türklerin ve Kürtlerin eşitçe, özgürce ve kardeşçe yer aldığı Demokratik Halk İktidarıdır.

“Türkler ve Kürtler için biricik onurlu ve gerçekçi çözüm budur. Bunun dışındaki bütün yollar parçalanmaya götürür. Batılı emperyalist çakalların değirmenine su taşır. Daha doğrusu meseleyi onların ellerine teslim eder… Bunu görmek gerek.

“Türkiye’nin bu meseleyi çözümsüz bırakmakta hiçbir kazancı yoktur. Bugüne dek olmamıştır. Bundan sonra da olamaz. Oysa kaybedeceği pek çok şey vardır.

“Bu meseleyi Kıvılcımlı’nın öngördüğü şekilde kardeşçe çözmemizde ise kazanacağımız pek çok şey vardır. Türkiye o zaman bugünkünden en az bin kez daha güçlenecek ve hiçbir emperyalist saldırganın ele geçiremeyeceği, sarsamayacağı çelikten sağlam ve yüksek dağlardan sarp bir kale olacaktır.

“Kurtuluş Partisi, bu kalenin kurulması için gereken mücadeleyi yapacaktır.”

Ulusların ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı, enternasyonalizm, ulusal zulüm gibi kavramları ağzına almaktan bile korkan HKP’nin yaklaşımının, bırakalım Marksizmi, burjuva demokratizminin bile çok gerisinde kaldığı, bazı nüanslar bir yana bırakılırsa Türk egemen sınıflarının yaklaşımıyla örtüştüğü bellidir. Aşağıda da görüleceği gibi Saddam Hüseyin’i “Arap Ulusunun yiğit bir evladı” olarak değerlendiren HKP’nin ya da benzerlerinin iktidara gelmesi halinde Türkiye’mizin Kürt halkına, Saddam Hüseyin’in Irak’ın Kürt halkına davrandığına benzer bir tarzda davranılacağını tahmin edebiliriz. Marksist-Leninistler Kürt halkı üzerindeki ulusal zulme kesin bir biçimde karşı çıkar, Kürt halkının ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı da içinde olmak üzere tüm haklarını, yani Türk ulusuyla aynı haklara sahip olmasını kayıtsız koşulsuz savunurlar. Ancak onlar aynı zamanda bu ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkının Kürt işçilerinin ve yoksul emekçilerinin sınıfsal özlemleri doğrultusunda belirlenmesi ve ulusal kurtuluş ve demokrasi için verilen kavganın bir bütün olarak kapitalizmin yıkılması ve sosyalizmin kurulması kavgasına doğru evrilmesi için çalışırlar. Bu da, Türkiye sınırları içindeki çeşitli ulus ve milliyetlerden işçi sınıfının ortak sınıf örgütlerinde birleştirilmesini ve şimdiden anti-kapitalist bir ruhla eğitimini gerektirir.

Saddam Hüseyin Yanlılığı ve HKP

Hrant Dink’e ve Türkiye devrimci hareketine demediğini koymayan ve Ermeni jenosidini utangaç bir dille de olsa savunan HKP, Saddam Hüseyin’e övgüler düzmektedir. Kurtuluş Yolu’nun 8 Şubat 2007 tarihli 24. sayısında yayımlanan “Arap Ulusu yiğit bir evladını kaybetti dünyanın başhaydut devleti ABD ve değnekçisi İngiltere, siyasi cinayetlerine bir yenisini daha ekledi” başlıklı yazıda şöyle deniyordu:

“Saddam, bundan böyle Arap Halkının yüreğinde, ABD ve benzeri emperyalistlerle savaşan dünya halklarının belleğinde yaşayacaktır.

“Cesaret ve yiğitliği en önemli insanî değerlerden sayan halkımız, Saddam’ın katledilmesine üzülmüştür. Ona sahip çıkmıştır.” Tutarlı demokratlar ve enternasyonalistler sadece Irak’ın işgaline değil, 1991’den bu yana Irak’a uygulanan –ve UNICEF’in rakamlarına göre çoğu çocuk, kadın ve yaşlı olmak üzere 1 ila 1.5 milyon insanın ölümüne yol açan- ABD-Britanya kaynaklı yaptırımlara da karşı çıkmış, Irak halkının emperyalist-Siyonist işgale karşı direnişini sevinç ve saygıyla karşılamışlardır. Dahası onlar, geçmişte işlediği ağır suçlara rağmen Saddam Hüseyin’in, yakalanmasından sonra Amerikan neo-faşistleriyle uzlaşmaya yanaşmamasını, mahkemede işgalcileri ve onların uşaklarını sergilemesini ve idam sehpasında vakur bir tutum almasını olumlu ve saygıdeğer bir davranış olarak nitelemiş ve –dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı olan- ABD emperyalistlerinin Saddam Hüseyin’i ya da başka herhangi bir kimseyi yargılama yetkisine sahip olmadığını söylemişlerdir. Ancak bütün bunlar, vahşi ve barbar Irak burjuvazisinin temsilcisi ve şefi Saddam Hüseyin’i “Arap Ulusunun yiğit bir evladı” yapmaz, yapamaz. Saddam Hüseyin’in iktidarın iplerini ele geçirdiği 1979’dan sonra yaptıklarına çok kaba bir biçimde göz atmak bunu göstermeye yeter. Ülkesindeki devrimci olsun, burjuva olsun herhangi bir muhalefete izin vermeyen, işçi sınıfının, diğer emekçilerin her türlü bağımsız siyasal ve ekonomik örgütlenme girişimini yasaklayan ve ezen, geniş yetkilere sahip Muhaberat örgütü aracılığıyla tüm halkı polis gözetimi altında tutan, Kürt halkı ve Şii Arap halkı başta gelmek üzere tüm Irak halkını terörize eden bir lider nasıl olur da “Arap Ulusunun yiğit bir evladı” olarak nitelenebilir? Öte yandan, sözümona anti-emperyalist HKP, Saddam Hüseyin kliğinin 1980 Eylülünde ABD ve ortaklarının teşvik ve kışkırtmasıyla İran’a karşı başlattığı savaşta her iki taraftan toplam yaklaşık 800,000 kişinin yaşamını yitirmesine, yüzbinlerce insanın yaralanması ve sakatlanmasına, her iki ülkenin de –ABD ve İsrail’in yararına- ekonomik ve askeri bakımdan alabildiğine zayıflamasına yol açtığını unutmuş gözüküyor. HKP, Saddam Hüseyin kliğinin 1986-89 yılları arasında Kürt halkına karşı sürdürdüğü Enfal kampanyasında 50 ila 100,000 insanın yaşamını yitirdiğini, binlerce köyün boşaltıldığını ya da yakıldığını, Irak ordusunun 1991’deki İkinci Körfez Savaşında ABD ve bağlaşıkları tarafından yenilgiye uğratılmasından sonra ABD’nin destek ve onayıyla kuzeyde Kürt halkına ve güneyde Şii Arap halkına karşı giriştiği katliamlarda 40 ila 50,000 dolayında insanın daha yaşamını yitirdiğini de unutmuş gözüküyor. Ama HKP’nin Ermeni jenosidini gerçekleştiren İttihat ve Terakki çetesine ve başta Kürt halkı gelmek üzere Anadolu işçi sınıfı ve halklarına beyaz terör uygulamış olan Mustafa Kemal’e beslediği sempati gözönüne alındığında, bunda şaşırtıcı bir yan olmadığını söyleyebiliriz.

Ordu Savunuculuğu ve HKP

HKP devrimciliği, sözümona emperyalizme ve AKP’ne ve siyasal İslama karşı düşmanlık olarak anlamakta ve son derece ilkel ve düzeysiz bir ordu şakşakçılığı yapmakta, hatta diğer devrimci grupları ordu düşmanlığı yapmakla suçlayacak kadar kadar ileri gidebilmektedir. Bu tutumu, 1960’ların ikinci yarısında henüz oluşum halinde bulunan genç Türkiye devrimci hereketinin devrimciliği, başında Süleyman Demirel’in bulunduğu Adalet Partisi’ne ve AP hükümetine karşı olmak gibi algılamasına benzetebiliriz. Ama, o sıralar henüz çocukluğunu yaşamakta olan genç devrimci hareketin bu zaafı bir ölçüde bağışlanabilecek bir kabahatti; aradan 40 yıl geçtiği halde buna benzer görüşleri bugün savunmak, savunabilmekse ağır bir suçtur. Şu sözler, burjuva ordusuna düşmanlığı bir günah sanan bu zavallılara ait:

“Ordu düşmanlığı, bu sözde sol grupları, Türkiye düşmanlığına sürüklemiştir. Bunlar Tarihimize düşmandırlar. Ulusal değerlere düşmandırlar. Vatana düşmandırlar.Sınıf esasına dayanan siyaset yoktur bunlarda. Emperyalizme (ABD ve AB Emperyalizmine) karşı olmak, düşman olmak, onlarla savaşmak yoktur. Bunların başdüşmanı MGK’dır. Özellikle de Ordudur… Sadece Ordu karşıtlığı üzerine bir politika yürütmektedir bunlar. Bu politikanın da tabiî devrimcilikle bir ilgisi yoktur. Bunlar ara sıra ABD ve AB’ye karşı olduklarını söyler ve yazarlar. Ama bu karşıtlık sadece sözdedir, özde değil…” (“İhanete Karmış İki Sözde Sol Akım”, Kurtuluş Yolu, Sayı: 20, 5 Temmuz 2006)

Bu baylara göre “sosyalist kamp” çöktüğü ve devrimci hareket bir tehlike olmaktan çıktığı için artık Türkiye’de etkili bir orduya gereksinim kalmamıştır! Sömürücü sınıfların ve burjuva düzeninin kendilerini, işçi sınıfına, Kürt ulusal hareketine ve olduğu kadarıyla devrimci harekete vb. –ve tabii, komşu ülkelerin burjuvazilerine- karşı savunacak bir ordu olmaksızın yapamayacaklarını unutan, Türk ordusunun ve generallerinin siyasal gericiliğin ana dayanağı olan emperyalizmin yanısıra işbirlikçi-tekelci burjuvazinin ekonomik çıkarlarının ve siyasal iktidarlarının da baş muhafızı olduğunu gözlerden saklamaya çalışan sözde Marksist HKP şöyle buyuruyor:

“Artık devrimciler, tehlike olmaktan çıkmıştır. Çünkü Sosyalist Kamp çökmüştür. Ve bu çöküşün yarattığı deprem şoku tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de devrimci güçleri çok olumsuz etkilemiş, adeta felç etmiştir. O yüzden, sosyalistler bir süreliğine de olsa, Parababaları için tehlike olmaktan, ‘yakın tehdit’ olmaktan çıkmıştır. O sebepten, şimdi yerli-yabancı Parababaları için Türkiye’de etkili bir Orduya ihtiyaç yoktur. Tersine, şimdi Ordu, onlar için ayakbağı oluşturmaktadır…

“Ulusal değerler taşımazlar. Onlar için, vatan da millet de, ulusal ordu da gereksizdir. Ayrıca da Ordu, 28 Şubat ilerici hareketiyle, Ortaçağcı gidişin bir süreliğine de olsa önünü kesmiştir. Çünkü Ordu laikliği savunmaktadır. Bunlarsa laiklik düşmanıdır. Bu bakımdan da Orduya düşmandır Tayyipgiller.” (aynı yerde)

Devletin ve onun esasını oluşturan ordunun, kurulu düzeni ayakta tutmak, sömürücü sınıfları korumak, onların ezilen ve sömürülen sınıflar üzerindeki diktatörlüğünün vazgeçilmez aracı işlevini ifa etmek olduğunu unutmanın da ötesine geçen ve Türk ordusunu çok, ama çok seven sözde Marksist HKP şunları söyleyebilmektedir:

“Ordunun yasal görevi Vatanı ve Halkı korumaktır. Eğer gerçek anlamda bir sosyal bilince-politik bilince sahip olmaz ise bu görevini yapamaz. Yerli yabancı Parababaları Çetesinin oyuncağı veya bir aracı olmaktan kurtaramaz kendini.
Unutmayalım, Osmanlı’yı da Türkiye Cumhuriyetini de tepeden tırnağa silahlı atalarımız kurmuştur. Yani askerler kurmuştur. (
“Generallerin Günahları”, Kurtuluş Yolu, Sayı: 10, 15 Kasım 2005)
Dahası HKP, “yerli-yabancı Parababaları”nın Türk ordusuna karşı olduklarını ileri sürerken Türk ordusunun, bu yabancı parababaları ve onların devletleri tarafından silahlandırıldığı, onun ABD başta gelmek üzere Batılı emperyalistlerin Ortadoğu ve İslam dünyası halklarına, onların direniş örgütlerine ve bölge ülkelerine karşı doğrultulmuş tabancası olduğu gerçeğinin üzerini örtmeye çalışmaktadır. Sanki Gürcü ve Azeri ordularını eğiten, “terör”e karşı savaşım vermek amacıyla Afganistan’a giden, Irak’ta ABD işgaline lojistik destek sağlayan ve İncirlik üssünden kalkan ABD uçaklarının Irak halkını bombalamasına izin veren (1), İsrail ile etle tırnak gibi olan ve bu ülkenin çıkarlarını korumak için Güney Lübnan’a yerleşen “Barış Gücü” içinde yer alan, İran’ın nükleer çalışmalarından duyduğu rahatsızlığı dile getiren (2) ve bu ülkeye karşı girişilebilecek bir ABD-İsrail saldırısına hangi ölçüde destek vereceği aylardır konuşulmakta olan ordu Türk ordusu değil de Paraguay ordusudur!

HKP, yönünü o denli şaşırmıştır ki, neredeyse baş düşman ilan ettiği siyasal İslam ve AKP’ni eleştireyim derken emperyalist-Siyonist eksenin TÜSİAD ve askeri klikle birlikte gerçekleştirdiği ve Türkiye’yi bu eksene daha fazla yakınlaştıran 28 Şubat örtülü darbesini bile alkışlamaktadır. O, “laik” olduğunu ileri sürdüğü/ sandığı Türk ordusunun 12 Eylül askeri darbesinden sonra cami ve İmam Hatip Okulu inşasına ağırlık verdiğini, Türk-İslam Sentezi’nin mucidi olduğunu, bu ordunun 1980’lerde PKK gerillalarına karşı savaşırken Kürt halkına Kuran’dan ayetler taşıyan bildiriler dağıttığını da unutmuş ya da belki de duymamıştır. Böylesi bir “parti”nin, Genelkurmaya bağlı Kontrgerilla’nın AKP hükümetini güç duruma düşürmek ve ülkede gerilimi arttırmak için Mayıs 2006’da Alpaslan Aslan adlı ülkücü bir piyon aracılığıyla gerçekleştirdiği Danıştay cinayetini “Tayyipgiller”in yaptırdığını ileri sürebilmesini herhalde mazur görmek gerekecektir. (Bak. “Katili Azmettiren Tayyipgiller, Tayyipgilleri Yetiştiren ABD’dir”, Kurtuluş Yolu, Sayı: 19, 25 Nisan 2006)

Bitirirken

HKP, “Bu cinayetlerin sebebini yaratan ABD ve AB emperyalistleridir” başlıklı başyazıda fazla ileri gittiğini hissetmiş olacak ki, yazının sonuna doğru frene basma gereği ve “tüm halklara dost” ve “hakiki devrimci” olduğunu şu sözlerle belirtme gereğini duyuyor :

“Biz devrimciyiz. Hem de hakiki devrimci. O yüzden bütün dünya halklarının dostuyuz. Kendi hallerine bırakılsa, kandırılmasa, kışkırtılmasa halklar birbirini sever aslında. Çünkü birbirleriyle bir alıp veremedikleri yoktur. Tersine çıkarları aşağı yukarı ortaktır. Halkları kandırıp birbirine düşman eden, birbiriyle savaştırıp kandıran, egemen sınıflardır. Sömürücülerdir. Günümüzdeyse yerli yabancı Parababalarıdır. Yani Uluslararası emperyalistler ve onların yerli ortaklarıdır.

Ne dersiniz? İnanalım mı?

DİPNOTLAR

(1) Türkiye, ABD ve ortaklarının 20 Mart’ta Irak’a saldırı sırasında ve sonrasında sürdürdüğü operasyonlar sırasında saldırgan güçlere geniş ölçekli lojistik destek sundu. Org. İlker Başbuğ, ABD’ni ziyareti sırasında Genelkurmay İkinci Başkanı sıfatıyla 7 Haziran’da yaptığı bir konuşmada Türkiye’nin Irak’ta sağladığı katkılar konusuna değinirken “Türkiye’den 5 bin sorti yapıldığını, 39 savaş uçağına acil durum inişi imkanı sağlandığını, Batman ve İncirlik’in kullanıldığını, havada yakıt ikmali için 2200 sorti daha yapıldığını” söylemiş, Türkiye-İsrail işbirliğinin önemine değinmiş ve bu işbirliğinin “İsrail’in pozisyonuna katkı sağladığını” belirtmişti.

(2) Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, 20 Nisan 2005’de Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı ve İsrail’in ve ABD’nin nükleer silah stoklarına ve saldırgan politikalarına değinmemeye özen gösterdiği uzun konuşmasında şöyle diyecekti:

“Ayrıca İran’ın nükleer çalışmalarını diğer ülkeler gibi biz de kaygıyla izlemekteyiz. İran’ın, 2003 yılı ortalarına kadar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan gizli olarak nükleer tesisler inşa etmiş olduğu ve uranyum zenginleştirme çalışmaları yaptığı saptanmıştır. Fakat İran, daha sonra bu ajansla bir ek protokol imzalayarak, bu ajansın habersiz denetlemeler yapmasını kabul etmiş, ancak bu protokolü anayasal süreçten geçirmemiştir. Kuzey Kore’den başlayıp, Hindistan, Pakistan ve İran üzerinden geçen ve bölgemizdeki diğer muhtemel nükleer güçlere uzanan nükleer eksen, Türkiye açısından büyük bir hassasiyet teşkil etmektedir. Türkiye’nin politikası, Orta Doğu’nun nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge haline gelmesidir.”

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: