Demografi ve Siyaset: Bir Başka Açıdan Kürt-Türk Çatışması Sorunsalı

   Demografi ve Siyaset: Bir Başka Açıdan Kürt-Türk Çatışması Sorunsalı                                                       

13-15 Şubat 2007 

Giriş

Türk egemen sınıflarının öncü gücü askeri kliğin, bir yandan abartılı bir irtica (=dinsel gericilik) yaygarası yapmaya devam ederken, bir yandan da en azından 2005 yılından bu yana ülkede bir Kürt-Türk çatışması yaratma yönünde yoğun bir mesai yaptığı biliniyor. Bu bakımdan 2005 yılı bir dönüm noktası olmuştur. Gerçi gerilla savaşının sürdüğü 1984-99 döneminde ve daha sınırlı ölçüde olmak üzere daha sonraki yıllarda Türk devletinin saldırısı sadece PKK savaşçılarını değil, elbette Kürt emekçilerini, aydınlarını, işadamlarını vb. de hedef almaktaydı. Burjuva devleti, 1993’ten itibaren hızlandırdığı “kirli savaş” ve ona eşlik eden –ve şehit edebiyatı ve cenazelerini de büyük ölçüde kullandığı- şovenist propaganda aracılığıyla Kürt ve Türk halkları arasındaki mesafeyi büyütmeyi ve faşizmin kitle tabanını genişletmeyi belli ölçülerde başarmıştı. Ve bu dönemde makro düzeyde görece etkisiz olan işçi sınıfının ve devrimci hareketin giderek zayıflaması da gericiliğin işini kolaylaştırmıştı. Ancak 2005 öncesinde Türk gericiliği “PKK terörü”ne karşı savaştığını vurguluyor, Kürt halkını –en azından söylem düzeyinde- PKK’dan ayrı ele alıyor, yani bir bütün olarak Kürt halkını/ toplumunu hedef göstermiyordu. 2004’te PKK’ya karşı operasyonlarını yeniden yoğunlaştırmaya başlayan Türk gericiliği, 2005’ten itibaren ise tüm Kürt halkını/ toplumunu hedef aldığını gösteren açıklamalar yapmaya, sivil faşist kitle hareketini kışkırtmaya ve örgütlemeye ve bir Kürt-Türk çatışmasını teşvik etmeye yönelecekti. Bu “yeni” politikanın işaretini zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt verecek ve 15 Mart 2005’de yaptığı açıklamada, “Terör örgütünün silahlı unsurlarının sayısının örgütün başı Öcalan’ın yakalandığı 1999 yılındaki sayıya ulaştı”ğını belirttikten sonra OHAL’in kaldırılmasının ve AB ile uyum amacıyla çıkarılan bazı yasaların PKK’nın güçlenmesine yardımcı olduğundan yakınacaktı. Bunu 21 Mart’ta Mersin’deki Newroz kutlamalarında Türk bayrağının yere atıldığı ve çiğnendiği yolundaki yalanların ardından patlak veren şovenist histeri ve 22 Mart’ta zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün, Kürtler için kullandığı ünlü “sözde vatandaşlar” anlatımının yer aldığı tehdit dolu açıklaması izleyecekti. (1) 30 Ağustos 2005 resepsiyonunda bir kez daha sahneye çıkacak olan Org. Büyükanıt ise Kürdistan’daki cenaze törenlerine göndermede bulunarak Türkiye’nin “Filistin haline getirilmek isten”diğini belirtecekti.  

2005 yılına damgasını vuran önemli gelişmelerden birisi de, MHP ve BBP gibi klasik faşist partilerin dışında, yönetimlerinde emekli ve hatta yer yer muvazzaf subayların yer aldığı- Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi, Türkiye Kuvva-i Milliye Derneği türünden sivil faşist örgütlenmelerin sahneye çıkması/ yaygınlaşması oldu. Buna,  1990’ların ortalarında yürütülen “kirli savaş” döneminde olduğu gibi devlet aygıtıyla ve Kontrgerillayla bağlantılı kriminal-faşist çetelerin (Şemdinli çetesi, Bursa çetesi, Atabeyler grubu, Sauna çetesi vb.) çoğalması, hatta patlama yapması eşlik etti. 2005; Kıbrıs, Ermeni sorunu, Kürt sorunu vb. etrafında şovenist ajitasyon ve kışkırtmalarda bulunan ve kendilerine “güvenlik” güçlerine yardımcılık misyonu biçen bu “yeni” türden faşist örgütlerin yer yer MHP ve BBP’nin de katkılarıyla Kürt emekçilerine ve diğer demokrat ve ilerici güçlere ve aydınlara karşı linç ve terör eylemlerini tırmandırmaya girişmesine de tanık olacaktı. 24 Ekim 2005 tarihli toplantısında MGK’nun, can çekişmekte olan ve eskisinin gölgesi durumundaki “aşırı sol”u tehdit listesinde tutmaya devam eder ve “dini motifleri kullanan terör örgütleri”ni tehdit listesine eklerken –ilk kez 1997’de tehdit listesine yerleştirdiği- aşırı sağı iç tehdit listesinden çıkarması, Türk gericiliğinin plan ve yönelimleri konusunda bir fikir vermekteydi. Üstelik tam da saldırgan “sivil” faşist örgütlenmelerin güçlenmeye ve Kürt halkını, gayrimüslim azınlıkları ve tüm ilerici ve demokrat güçleri açıkça tehdit etmeye başladığı bir sırada. (2) Gündüz Aktan, “Çözüm Felaket mi?” başlıklı yazısında,

Güneydoğu olaylarına karamsar bir bakış, Türkiye’nin 1913 Balkan faciasına benzer bir durumla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.” (Radikal, 24 Kasım 2005) der ve Ermeni jenosidi öncesine göndermede bulunurken askeri kliğin ve Türk gericiliğinin moda deyişle “milliyetçi dalga”nın yükseldiği bu dönemi nasıl algıladıklarını dile getiriyordu. Bu tarihten yaklaşık 15 ay sonra ABD’ni ziyaret eden Genelkurmay Başkanı  Org. Yaşar Büyükanıt bu ülkede yaşayan Türklerin katıldığı bir toplantıda yaptığı konuşmada benzer bir saptamada bulunuyor ve şöyle diyordu:  

“Bugün Türkiye, çeşitli sorunlarla karşı karşıya. Daha önce de açıkça söyledim: Türkiye Cumhuriyeti, 1923’ten bu yana bu kadar büyük risk, tehdit ve sıkıntılarla karşı karşıya kalmadı.” (“Türkiye’yi Bölmek İsteyen Dersini Alır”, Yeni Şafak, 14 Şubat 2007) Aşağıda da değineceğim gibi, Aktan ve Büyükanıt’ın sözlerinde anlatımını bulan bu yaklaşım, Türk egemen sınıflarının ana gövdesinin, Ermeni tehciri ve jenosidi öncesindeki ruh haline benzer bir ruh haline girmekte olduklarını gösteriyor. Ama her zaman olduğu gibi Türk gericiliğinin yaşadığı şovenizm ve Pantürkizm krizleri, öndegelen emperyalist devletlerin saldırı planlarıyla uyumlu ve senkronizedir. Dolayısıyla, spontane bir nitelik taşıdığı ileri sürülemeyecek ve esas itibariyle ABD emperyalizminin güdümündeki askeri klik tarafından yönlendirilen bugünkü faşistleşme ve faşist kitle seferberliği süreci, Türk gericiliğinin bir yandan Kürt halkına, işçi sınıfına ve tüm devrimci ve ilerici güçlere karşı girişebileceği kanlı bir saldırının hazırlıklarını yaptığını gösterirken, bir yandan da onun Türkiye’yi, ABD-İsrail-Britanya neo-faşist ekseninin savaş arabasına daha sıkı bağlarla bağlamayı kurduğunu gösteriyor.   

Kürt-Türk Çatışması Yöneliminin Uluslararası Bağlamı

Yıllardır Kürt halkının reformist ve teslimiyetçi temsilcilerinin, askeri klik önünde diz çökme noktasına varan son derece alçakgönüllü  taleplerini inatla reddetmekte olan Türk egemen sınıflarının yavaş yavaş bir Kürt-Türk çatışmasını körükleme noktasına gelmelerine daha önce kaleme almış olduğum bir dizi yazıda (“Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru mu?”, “Türkiye Nereye?”, “Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru ya da Öcalan’ın Dönüşü”, “Bir Kez Daha Türkiye ve Kürdistan Nereye?”, “Siyasal Bunalım Derinleşirken”, “Bunalım”, “Böyle Buyurdu MİT” vb.) değindim. Bu yazılarımda da belirtmiş olduğum gibi, kudurgan bir milliyetçilik, Pantürkizm ve paranoyak bir ülke bütünlüğü propagandası eşliğinde sürdürülen bu “irrasyonel” politika ters tepmeye mahkumdur ve sadece Türk, Kürt vb. işçi sınıfı ve halklarının değil, bir bütün olarak Türkiye burjuvazisinin uzun erimli çıkarlarıyla da bağdaşmamaktadır. 1984-99 yılları arasında Türk askeri kliği ve gericiliği, kendileri açısından daha/ çok daha elverişli koşullar altında PKK’nın önderlik ettiği gerilla savaşını –yüzbinlerce asker seferber etmelerine, Kürt halkına karşı gerçekleştirdikleri kıyımlara ve Türkiye Kürdistanı’nı yakıp yıkmalarına rağmen- bastıramamışlardı. Onların; Türkiye, Kürdistan ve bölge ölçeğinde koşulların önemli ölçüde Kürt halkının ve özellikle burjuvazisinin yararına değişmiş, yani Güney Kürdistan’da –arkasına Siyonist İsrail’in desteğini almış- fiili bir Kürt devletinin kurulmuş, ABD emperyalizminin Türk gericiliğiyle arasına belirli bir mesafe koymuş olduğu bugünkü konjonktürde Kürt halkını ve toplumunu hedef tahtasına oturtmalarının, bir Kürt-Türk savaşını vargüçleriyle kışkırtmalarının, görünürde rasyonel ve anlaşılabilir bir yanı yok gibidir. Ancak soruna daha yakın ve dikkatli bir bakış, bu politikanın ısrarla sürdürülmesinin esas nedeninin, Türk devlet aygıtının kumanda tepelerine egemen olan işbirlikçi burjuvazi ve askeri kliğin ABD ve İsrail yanlısı çizgisi olduğunu gösterecektir. Washington ve Telaviv’in özellikle 11 Eylül 2001’den bu yana izledikleri politika, Ortadoğu haritasını etnik ve mezhepsel farklılıkları kışkırtmak suretiyle yeniden çizmeyi öngörüyor; dünyanın efendileri bölgenin, hepsi de ABD emperyalizmine bağımlı ve birbiriyle kavgalı devletçiklere bölünmesinin Siyonist varlığın “güvenliği”ni pekiştireceğini ve Amerikan neo-faşistlerinin Ortadoğu’ya egemen olmasını ve karşılık görmeksizin bölge halklarına karşı emperyalist terör uygulamasını olanaklı kılacağı ummaktaydılar ve hala da umulmaktadırlar. (3) Sözkonusu emperyalist-Siyonist hayallerin Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de ve Lübnan’da halkların direnişinin sert kayasına toslaması, onların bu doğrultudaki canice uğraşlarını sürdürmelerini engellemiyor. Bunun böyle olması, Türk gericilerinin ve şoven milliyetçilerinin abartılı bölünme paranoyalarına, AB ve ABD başta gelmek üzere tüm dünyanın “son bağımsız Türk devleti”ni yoketmek için elele vermiş olduğu yolundaki savlarına ve onların Sevr sendromlarına haklılık kazandırmak anlamına gelmiyor. Elikanlı Türk egemen sınıflarının sayıklamalarından bağımsız olarak ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin Ortadoğu halklarına karşı yürüttüğü saldırıda “böl ve egemen ol!” taktiği, beyaz terör ve provokatif eylemler birinci derecede yer tutmaktadır. 

Ancak, kendi kuyusunu kazma, kendi bindiği dalı kesme anlamına gelen böylesi bir Kürt-Türk çatışması politikasının Türk gericiliği ve burjuvazisinin saflarında nasıl olup da ciddi ya da çok ciddi bir itiraza uğramaksızın sürdürülebildiği sorusunun yanıtını aramak zorundayız. Bu sorunun yanıtı, Türk egemen sınıflarının ve milliyetçiliğinin özgün tarihsel evrimi ve biçimlenme sürecinde yatmaktadır. Herhalde “olağan” bir kapitalist devlet, kendi korkularına bu denli teslim olamaz, kendi bünyesindeki etnik çatlakları derinleştirmek için bu denli çaba harcayamazdı. Bu, hiç de makul ve anlaşılabilir gözükmeyen çizginin sistemli bir tarzda sürdürülmesini, Türk milliyetçiliğinin son derece özgün ve travmatik bir süreç içinde oluşmuş olmasıyla açıklayabiliriz. Bu milliyetçilik tarih sahnesine görece, hatta çok geç çıkmıştı; İttihat ve Terakki kliğinin öncülük ettiği Osmanlı-Türk egemen sınıfı çökmekte olan İmparatorluğun son kalıntılarını “önce Osmanlıcılık” ve daha sonra “İslamcılık” üst kimliğini kullanarak ayakta tutmayı denemiş, bunun olanaksız olduğunun ortaya çıkmasının ardından “Türkçülük” bayrağını yükseltmiş ve bu süreci tarihte eşi ve benzeri görülmemiş bir “etnik arındırma”nın eşliğinde tamamlamıştı. Türk milliyetçiliğinin doğuşuna öngelen onyıllar Osmanlı İmparatorluğu için sürekli bir gerileme ve çürüme dönemi olmuştu. Bu onyıllar İmparatorluk ve onu yöneten klik bakımından, bir dış müdahaleler, askeri yenilgiler, Avrupa’nın “büyük” devletleri tarafından aşağılanmalar, ayaklanmalar, katliamlar, toprak kayıpları, büyük göçler yoluyla yokoluşa doğru gitme süreciydi. Birinci Dünya Savaşının öngününde Avrupa’daki topraklarının hemen hemen tümünü yitirmiş olan köhne İmparatorluğun başındaki İttihat ve Terakki çetesi, bu yıkıntıdan ancak “radikal bir operasyon”la, Ermeni ve Rum halklarından arındıracakları Anadolu’ya sığınmak ve olanaklıysa eğer İmparatorluğu doğuya, Türk topluluklarının yaşadığı Azerbaycan ve ötesine taşımak suretiyle kurtarabilecekleri kanısına varmışlardı. Bu politika, en üst düzeyde “etnik arındırma”yla, yani başta Ermeni ve Rum halkları gelmek üzere başka halkların kırılması, sürülmesi ve mülksüzleştirilmesiyle olanaklı olabilecekti. Bu Drang Nach Osten (=Doğu’ya Doğru) politikasının, başında Kayzer Wilhelm’in bulunduğu ve sömürgelerin paylaşımı kavgasına geç icabet etmiş olan Alman emperyalizminin yayılma stratejisiyle uyum içinde olduğu gerçeğinin de altı çizilmelidir. Enver ve suçortaklarının Pantürkizm hayalleri, saflarında yer aldıkları Almanya ve bağlaşıklarının yenilmesi ve Kafkasya ve Orta Asya’da Sovyetik rejimlerin kurulması yüzünden yaşama geçirilemedi. Ancak, Birinci Dünya Savaşı yılları ve hemen sonrasının koşulları İttihatçılara ve daha sonra Kemalistlere Anadolu’yu Türkleştirme planlarını “başarı”yla gerçekleştirme ve önderlik ettikleri Türk burjuvazisinin ilkel sermaye birikimini “kestirme yoldan” yapma olanağını verdi. Türk şovenistlerinin 1914’te, Birinci Dünya Savaşının patlak vermesinden kısa süre önce  200,000 dolayında Batı Anadolu ve Trakya Rumu’nu Yunanistan’a sürmesi ve onbinlercesini öldürmesi, 1915-16’da 1.5 milyon dolayında Anadolu Ermenisi’ni jenoside tabi tutması ve topraklarından sürmesi, 1915 ve onu izleyen yıllarda yüzbinlerce Süryani, Keldani ve Nasturi’yi katletmesi ve topraklarından sürmesi, 1919 ve sonrasında Kuzey ve Orta Anadolu’da onbinlerce Pontus Rumu’nu öldürmesi ve yüzbinlercesini topraklarından sürmesi, 1923 Lozan Anlaşması hükümlerine göre Türkiye’ye gelen 500,000 dolayında Türk’e karşılık 1,250,000 dolayında Rumun Yunanistan’a göçü vb., Türk ulusunun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi koşullar altında oluştuğunu gösterir. “Demografik bilinci” çok yüksek olan Türk gericiliği 1923’ü izleyen onyıllarda da gerek eskisine göre çok daha küçülmüş olan Rum ve Ermeni toplumlarına ve gerekse Kürt halkına karşı benzer bir politika izledi. 1960’ların başlarına kadar Türk nüfusunun arttırılmasını ve Kürt nüfusunun Türkleştirilmesini çeşitli önlemlerle (4) teşvik eden Türk şovenleri 1921-1938 döneminde yaşanan Kürt isyanlarını görülmemiş bir vahşetle bastırmakla yetinmediler; onlar iskan yasalarıyla Kürt nüfusunu Anadolu’nun değişik yörelerine dağıtarak, Kürt dili ve kültürünün gelişmesini engelleyerek vb. bu ulusu zorla assimile etmeye çalıştılar. Onlar; 1942’de yaşama geçirdikleri Varlık Vergisi soygunu, 6-7 Eylül 1955 vahşi provokatif saldırı ve yağması, 1964’te İstanbul Rumlarının mallarına el koyma ve onları Yunanistan’a göçertme gibi eylemlerle, sözkonusu “etnik arındırma” çizgisinini sistemli bir biçimde sürdürdüler ve İttihat ve Terakki kliğinin adına layık çömezleri olduklarını kanıtladılar. 

a) 1974 Kıbrıs işgalinin ardından bu adanın kendilerine bağımlı hale getirdikleri kuzeyine onbinlerce göçmen yerleştirmeleri,

b) hemen hemen tümü İstanbul’da yaşayan çok sınırlı sayıdaki Ermeni ve Rum kökenli insanları sürekli olarak taciz etmeye devam etmeleri,

c) 1980’lerin ikinci yarısında Bulgaristan Türklerinin hedef olduğu ulusal baskı ve ayrımcılık konusunda kopardıkları ikiyüzlü yaygara,  

d) 1980’lerin ikinci yarısında ve 1990’larda Kürt gençlerinin ve emekçilerinin Türkiye Kürdistanı’ndan Batı Avrupa’ya ve başka yerlere iltica etmelerini ve ABD ve ortaklarının Mart 2003’de Irak’a saldırısının ardından “Kürt devleti” korkularının kabarmasına bağlı olarak Kürt emekçilerinin Güney Kürdistan’dan kaçışını teşvik etmeleri, (5)

e) Kerkük’te Kürt egemenliği ve Türkmenlere yönelik “etnik arındırma”, Karabağ Azerilerinin sorunları ve Batı Trakya Türklerine uygulanan baskılar konusunda sistemli bir biçimde şovenist ajitasyon yapıyor olmaları, f) Ermeni jenosidine ilişkin yasa tasarılarının değişik ülkelerin parlamentolarında kabul edilmesine gösterdikleri histerik tepkiler,  

g) herhangi bir Rum varlığının bulunmadığı Trabzon ve çevresinde bir Pontus devletinin kurulmak istendiğine ilişkin sayıklamaları vb. Türk gericilerinin bu konuya ilişkin “duyarlılık”larının asla azalmadığını, hatta giderek arttığını ve adeta bir hastalık nöbeti düzeyine yükseldiğini göstermeye yeter de artar bile. 

Kürt-Türk Nüfus Dengesi ve Kürt-Türk Çatışması

Böyle bir köken ve geçmişe sahip bulunan ve “etnik arındırma” geleneği son derece güçlü olan Türk egemen sınıflarının ülkedeki nüfus dengesi konusunda aynı ölçüde duyarlı olması nesnelerin doğası gereğidir; dahası, onların bu dengeyi “korumak” ve gerekirse “son Türk devleti” içinde Türk öğesinin üstünlüğünü yitirmemek için en son çare olarak ülkelerinin bölünmesini bile göze alabilecekleri, hiç de yabana atılabilir bir varsayım değildir. Görünen o ki, buna ilişkin bilgileri kamuoyuyla paylaşmaktan özenle sakınmakla birlikte ülkedeki demografik trendleri çok yakından izlediği konusunda hiçbir kuşku duyulamayacak olan Türk gericiliği ve onun öncü gücü askeri klik daha 1960’lı yıllarda, kapitalizmin ve kentlileşmenin ilerlemesiyle birlikte Türklerin nüfus artış hızının Kürtlerin nüfus artış hızının gerisinde kalmaya başladığını saptamış, hatta ona göre önlemler almaya koyulmuştu bile. Kemal Arı “Cumhuriyet Dönemi Nüfus Politikası” adlı makalesinde şunları söylüyordu:
“Cumhuriyetin ilk yıllarında, çıkarılan yasalarda, hükümet icraatlarında ve genel siyasada, nüfusu artırmaya dönük bir tutum kendini gösterirken; 1960’lı yıllardan sonra, bu yaklaşım yavaş yavaş terkedilmiştir. Uygulanan beş yıllık kalkınma planlarında, zaman içinde, nüfus ve aile planlamaları gibi deyimler görülmüş, bir süre sonra, bu yaklaşım, daha da güçlenerek, genel bir tercih nedeni ve güçlü bir siyaset unsuru olarak algılanmıştır. Bu süreçte sorun Ana-Çocuk Sağlığı programını destekleyen bir sağlık hizmeti olarak düşünülmüş ve algılanmıştır. Öyle ki hızlı nüfus artışı, öncelikli olarak çözülmesi gereken siyasal sorunlar arasında yer almış, nüfusun kontrolü de, demokratikleşme sürecine paralel olarak, çağdaş bir birey ve aile modelinin ciddi bir parçası olarak görülmeye  başlamıştır…” (abç)
 
Türk gericiliğinin pratiği adıgeçen burjuva araştırmacının saptamasını doğruluyor. Örneğin, MGK Genel Sekreterliği’nin 1996’da hazırladığı 40 sayfalık Güneydoğu eylem planında şöyle deniyordu:

“Kürtlerin oturduğu bölgelerde nüfus artışı diğer bölgelerden yüksek. Kürt nüfusu 2025’te toplam nüfusun yüzde 50’sinin üzerine çıkma eğiliminde. Bu, Kürt milliyetçiliğinin canlı tutulmasıyla birlikte düşünüldüğünde, uzun vadede Türkiye için vahim tehdit oluşturabilir. Bölgede nüfus planlaması seferberliği elzemdir. Az çocuğa prim ve çok çocuğa vergi gibi radikal önlemler gereklidir.” (“Güneydoğu’ya Nüfus Planlaması MGK’daydı”, Milliyet, 26 Ağustos 2005, abç ) MGK’nun 28 Şubat 1997’de yaptığı toplantıyla açılan ve ilk ağızda Refah Partisi-Doğru Yol Partisi hükümetini devirmeyi amaçlayan süreçte ülkenin “gizli anayasası” olarak da anılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde bazı değişiklikler yapıldı. 31 Ekim 1997 tarihinde yapılan MGK toplantısında yeniden düzenlenen MGSB’ne göre “irtica ve bölücülük” tehdit sıralamasında birinci sırada yer alır ve “ülkücü mafya” ilk kez tehdit öğesi olarak değerlendirilirken, “tehdit unsuru” olmaya devam eden “aşırı sol”un “bir yumuşama içinde” olduğu belirtiliyordu. Ancak belki de en önemlisi, MGSB’nin 12. maddesinin  “devletin hassasiyet yaratan çok gizli bir kararı olması dolayısıyla” açıklanmamış olmasıydı. O sıralar konuyla ilgili olarak yapılan bazı yorumlarda 12. maddenin “Türkiye’nin çok ciddi sosyal bir sorununu içerdiği” ve “Kürtlerin tehciri”ni de içeren ve Kuzey Kürdistan’ın demografik yapısını Kürt halkı/ toplumu aleyhine değiştirmeyi öngören bir dizi önlemi kapsadığı belirtiliyordu. MGK Genel Sekreterliğinin 1996’da hazırlamış olduğu Güneydoğu eylem planı ve geçmişi tehcir, katliam ve jenosidle lekeli Türk gericilerinin gerçek niyetlerini apaçık dile getirmelerinin zorluğu ve bunun yaratacağı olası siyasal ve diplomatik tepkiler gözönüne alındığında, bu yorumların doğruluğuna inanmamak için pek bir neden kalmamaktadır.  Türkiye’de 1965’e kadar yapılan sayımlarda nüfusun anadile göre dağılımı da saptanıyordu. Demografik trendleri titizlikle izleyen ve konuya büyük bir stratejik önem biçen egemen sınıflar, bu tarihten sonra bu uygulamaya, nüfusun etnik dağılımı konusunda kamuoyunu bilgilendirmeye son verdiler. Ne denli objektif bir biçimde yapıldığı tahmin edilebilecek olan 1965 nüfus sayımının resmi sonuçlarına göre bu tarihte 31,391,421 olan Türkiye nüfusunun 2,219,502’si, yani toplam nüfusun yüzde 7.07’si anadilini Kürtçe olarak bildirmişti. Bu oran ikinci dilini Kürtçe olarak bildirenlerle birlikte yüzde 13’ü buluyordu. Prof. Dr. Oktay Uygun gibi bilim adamlarının tahminlerine göre 2006 yılı itibariyle ana dili ve ikinci dili Kürtçe olanların oranı yüzde 19’u bulmaktadır. Öte yandan, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 4 Ekim 2006’da görüşüp onayladığı Türkiye Kürtleriyle ilgili rapor ve rapordaki öneriler doğrultusunda aldığı 1519 sayılı ve “Kürtlerin Kültürel Durumu” adlı kararda diğer şeylerin yanısıra Türkiye Kürdistanı’nda bir nüfus sayımı yapılması da öneriliyordu. Ancak bekleneceği üzreTürk gericiliği, bazı şovenist çevrelerin paranoyak tepkilerine hedef olan ve zaten bağlayıcı niteliği de bulunmayan bu kararı görmezden geldi.  Devam edelim. Uzun bir aradan sonra Kürt ulusal hareketinin yeniden dirilişi ve Türk “güvenlik” güçlerinin vahşi terörüne rağmen bastırılamaması, Ankara’yı Kürt nüfusunun denetim altında tutulması konusuna yeniden ve daha ciddi bir tarzda eğilmeye zorladığı tahmin edilebilir. Nitekim Hürriyet gazetesi başyazarı Ertuğrul Özkök, 15 Haziran 1998 tarih ve “Türkler Kaç Kürtler Kaç” başlıklı köşe yazısında aynı konuyu işliyordu. Özkök, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Orhan Güvenen’le 1997’de gerçekleştirilen nüfus sayımının sonuçları üzerinde yaptığı bir söyleşiye değiniyor, Türkiye’de nüfus artış hızının yüzde 1.5’e düştüğünü ve Batı illerinde nüfus artış hızının hızla, gelişmiş ülkelerin düzeyine yaklaştığını belirttikten sonra şöyle diyordu: “Ancak bu konuda bölgesel dengesizlikler giderek artıyor… “1980’li yılların ortalarına kadar Doğu Anadolu ile Güneydoğu Anadolu’nun nüfus artış trendleri birbirine paralel gidiyor. “Doğu Anadolu Türk, Güneydoğu ise Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgeler. “Her iki bölgenin de nüfus artış hızları birbirine çok yakındı. “Ancak 1980’lerin ortalarından itibaren bu iki bölgenin nüfus dengelerinde çarpıcı değişmeler var. “Doğu Anadolu’nun nüfus artış hızı bugün yüzde 0.9’a düşmüş durumda.

“Şu söylenebilir. Bu bölgeden Batı’ya doğru hızlı bir nüfus göçü var. Ancak onu da eklediğinizde bu artış hızı yüzde 1.5’e yükseliyor. Yani Türkiye genelini yakalıyor.

“Buna karşılık Batı’ya göçü de eklediğinizde Güneydoğu Anadolu’nun nüfus artış hızı yüzde 4.5’e ulaşmış durumda. Bu rakamlar Ankara’daki bütün resmi yetkililerin önünde bulunuyor. Tabii kimse bunu telaffuz etmek istemiyor.” (abç)

Nefret ve korkuları nedeniyle bir çeşit akıl tutulması yaşayan Türk gericileri, sözkonusu nüfus artışını PKK’nın siyasal bir taktiği gibi sunacak kadar zavallılaşabiliyorlar. Örneğin ASAM’ın (=Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi) eski başkanı Gündüz Aktan, 24 Kasım 2005 tarih ve  “Çözüm Felaket mi?” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

Asıl önemli sorun bölge nüfusunun Türkiye geneline oranla birkaç kat yüksek olması.
“Bunda PKK’nın siyasi amaçlı çoğalma söyleminin etkisi var. Öte yandan, bölge kadınının belki de dünyada eşi benzeri görülmeyen ölçüde aşağı statüsü ve bu bağlamda çokeşliliğin yaygınlığı nüfus artışını rekor düzeye çıkarıyor. Doğu ve Güneydoğu’daki Kürt nüfusun bu artış hızıyla 2025’te ülkenin geri kalan nüfusuna eşit olacağı hesaplanıyor. İyimser tahminler Kürtlerin bu hedefe en geç 2035’te ulaşacağını gösteriyor.” (abç)

Ne denli objektif bir nitelik taşıdığı anlaşılabilecek olan ve pekala kasıtlı bir abartmanın konusu olduğunu söyleyebileceğimiz bu rakam ve oranlar, son yıllarda türeyen “ulusalcı” etiketli faşist ve neo-faşist grup ve grupçukların gündeminde önemli bir yer tutuyor. “Anti-emperyalist”, Ermeni-düşmanı, Kürt-düşmanı, Rum düşmanı, anti-Semitik ve AB karşıtı söylemli bu grup ve grupçuklar bununla da yetinmiyor, Türkiye’nin bir Kürt istilasıyla karşı karşıya olduğunu, Kürt nüfus artışının radikal önlemler alınmak suretiyle durdurulması gerektiğini ileri sürüyorlar. Örneğin, Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi’nin Mersin şubesi başkanı emekli emniyet müdürü Kemal Canay, Aksiyon dergisinin 15 Ekim 2005 tarihli sayısında yayımlanan söyleşisinde, Mersin’in Kürt istilası altında olduğunu ileri sürüyor ve daha sonra bir dizi engellemeye rağmen İstanbul’da yapılabilen “İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” Konferansı’na göndermede bulunarak şöyle diyordu:

“Örgütlenmemizi bitirseydik İstanbul’da kimse bir Ermeni konferansı yapamazdı. Onların konuşma özgürlüğü varsa bizim de konuşturmama özgürlüğümüz var.” 

Öte yandan 12 Mayıs 2006 günü haber ajansları, İzmir’de ‘Türkçü Toplumcu Budun Derneği’ adını taşıyan bir grubun, Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde , ‘Kürt Nüfus Artışı Durdurulsun’ standı açtığını, internet sitesinde ilerici aydınları, sanatçıları ve örgütleri hedef alan sözkonusu grubun dağıttığı bildiride,

Ey Türk kadını ve erkeği! Türklük için bir çocuk daha yap. Çünkü sen azalıyorsun, hainler, kapkaççılar, uyuşturucu satıcıları çoğalıyor. Biz Arap ve Batı kültürü arasında sıkışan Türk insanına kendisini sevmeyi öğretecek tek yolun ta kendisiyiz. Biz Kürt ve Çingene çetelerine ve yobazlara hak ettiği cevabı verecek Türkçü Toplumcu buduncularız” dendiğini bildiriyorlardı 

Türk Solu adlı derginin 15 Ağustos 2006 tarihli sayısında yer alan “Kürt Sorunu Yok, Kürt İstilası Var!” başlıklı yazıda ise şöyle deniyordu:

“PKK’nın aktifleştiği 1990’dan 2005’e geçen on beş yılda Türkiye nüfusu toplam % 24 artmıştır. Ancak bu nüfus artışının üstünde kalan bir bölge bulunmaktadır: Güneydoğu. Güneydoğu nüfusu son onbeş yılda % 40 artmıştır.

“Güneydoğu’daki bu artışla birlikte Türk bölgelerdeki nüfus azalması da dikkat çekicidir. Karadeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu artış göstermemiştir.”

Benzer düşünce ve duyguların, halihazırda yaşanmakta olan ve askeri klik tarafından yönlendirilen faşist-şovenist kitle seferberliği ortamında giderek yaygınlaşmakta olduğu biliniyor. Gerici “Çare”lerGeçtiğimiz onyıllarda Kürt halkını bir “tehdit” olmaktan çıkarmanın esas metodu olarak kıyım, Kürdistan dışındaki bölgelere yerleştirme ve zorla assimilasyona başvurmuş olan Türk gericilerinin bugün, Kürt nüfusunun artışını frenlemenin en önemli aracı olarak ana ve çocuk sağlığını gözetme (!) gerekçesiyle doğum kontrolünü yaygınlaştırmaya -ve Kürt emekçilerinin yurtdışına göçünü teşvik etmeye- çalıştıkları biliniyor. Gerçek yüzü ve kapsamı kamuoyundan saklanan bu çalışmaların, Kürt kadınlarının yer yer kendi iradeleri hilafına kısırlaştırılmasına kadar vardığı anlaşılıyor. Hak ve Özgürlükler Partisi (=Hak-Par) Diyarbakır İl Başkanlığının 28 Kasım 2002’de yayımladığı bir bildiride bu konuda şunlar söyleniyordu:“Son yıllarda devletin üst kademelerinin, çözüm arayışı içinde oldukları konulardan bir tanesi de Türkiye’de Kürt nüfusunun hızlı artışıdır. Türkiye’nin parçalı etnik yapısı göz önüne alındığında, Kürt nüfusunun, gerek Türk gerekse diğer etnik gruplara oranla daha hızlı artışı, gelecek yillarda doğuracağı olası problemlerin önceki yıllarda MGK’nin gündemini işgal ettiği bilinmektedir.“Sorun, kendi içerisinde birçok karmaşık yönü içermekle birlikte, çözüm esasını oluşturan yönün, Kürt nüfusunun artışının önlenmesidir. Türkiye’de uygulanmakta olan aile planlama stratejilerinin, söz konusu kaygılar bağlamında değerlendirilmesi önemlidir. Bilindiği gibi, aile planlaması yöntemleri tüm dünyada uygulanmaktadır. Tüm insanlığın geleceği açısından önemli bir sorundur ve evrensel normları bilimsel değerler ışığında tespit edilmiştir.

“Ancak Türkiye’de aile planlaması stratejileri, ince ve sinsi bir politikayla, toplumdaki bir etnik grubun ve bölgenin kontrol altına alınmasına dönüşünce, ister istemez, Türkiye’deki etnik çatışmanin, hala tüm çıplaklığıyla, ancak, başka şekillerde devam etmekte olduğunu ortaya koymak konunun muhataplarına düşmektedir.”

Bu saptamayı, özelde Hak-Par Diyarbakır İl Örgütünün ve genelde Kürtlerin bir kuruntusu olarak görmek ve göstermek olanaklı değildir. Çünkü Türk burjuva devlet aygıtının tepesindeki MGK, Kürt halkının nüfus artış hızını yavaşlatma amacını zaten gizlemiyor. Milliyet gazetesinin 26 Ağustos 2005 tarihli sayısında yayımlanan ve yukarda andığım “Güneydoğu’da Nüfus Planlaması MGK’daydı” başlıklı yazıda şunlar da söyleniyordu:

“MGK Genel Sekreterliği’nin hazırladığı 40 sayfalık Güneydoğu eylem planında, 9 yıl önce gündeme getirilen ve büyük tartışma yaratan ‘bölgedeki nüfus artış hızını yavaşlatmak için nüfus planlaması’ uygulaması da yer aldı. ‘Kürt sorunu’ ifadesine yer verilmeyen planın 2006’da uygulamaya konulması öngörülüyor.
“MGK’nın, ‘iller ve bölgeler arası gelişmişlik farkının giderilmesi için ekonomik, kültürel, sosyal gelişme çabalarının arttırılması’ kararı, toplantının ardından açıklanan bildiriyle kamuoyuna duyuruldu.”

Nihal Atsız.com.net.org adlı sitede yayınlanan 17 Kasım 2003 tarih ve “Kürt Sorunu ve Çözüm Yolları” başlıklı yazıda durumun, “artık güvenlik ya da bölünme değil, tamamen varolma savaşı haline gelmekte” olduğu belirtildikten sonra şöyle devam ediliyordu:

“Türklerin büyük kısmı belki Kıbrıs’ın yerini bilmezken, sadece birkaç senede milli dava haline gelmiş, ve en efendi, işinde gücünde denilen İstanbul Türkleri 6-7 Eylül’de Yunanlıları perişan etmişti. 1922’de 1 milyondan fazla olan Rum nüfusunu, yine 1 milyondan fazla olan Ermeni nüfusunu birkaç bin gibi pandalardan daha az seviyeye indiren millet bu millettir. Atsız’ın dediği gibi gerçekten de Türk’ün ayranı kabardığı zaman karşısında durulmaz…

“Gerçekler acıdır ama gerçeklerden kaçış yoktur. Bu sorunun tatlılıkla çözümü yoktur çünkü kısaca, ortak çıkar paydası mevcut değildir. Mevcut olan, ırklararası bir varolma ve egemenlik savaşıdır. Nasıl ki doğadaki türler yer ve yiyecek sıkıntısı çektiğinde birbirleriyle mücadele eder, ve zayıf olan türler yok olur, Türkiye’de de olan budur.” 

Kuşkusuz Türk gericiliğinin daha radikal önlemlere başvurabileceğini söyleyenler sadece bu gibi –şimdilik- marjinal sayılabilecek ırkçı-faşist grupçuklar değil. Örneğin, ASAM eski başkanlarından Ümit Özdağ, 30 Mart 2005 tarih ve “Bayrak ve Tepki” başlıklı yazısında 21 Mart’ta Mersin’de yaşanan ve Türk Kontrgerillasının düzenlediği bayrak provokasyonuna değiniyor. Bu arada o, Durmuş Hocaoğlu’nun Nisan 2002’de yayımlanan ve Kürt sorununu ele alan “Anadilde Eğitim Üzerine Odaklandırılmış Bir Büyük Projeye Dair” adlı yazısından şu parçayı –kuşkusuz içeriğini onaylayarak- aktarıyordu:

“Akıllar başlara devşirilmeli ve kimin adamı olduğu meçhul karanlık eşhasa yüz verilmemelidir. Aksi takdirde ne sosyolojik Türkleşme, ne evlilik, etnikçiliğin açtığı yarayı kapatmaya kifayet edebilir.
Kan gövdeyi götürür; kardeş kardeşin kılıcıyla düşer. Devleti ve vatanı müdafaa etmek için her şey caizdir, mübahdır ve meşrudur. Ve dahi bilinmelidir ki, her şey demek her şey demektir.” (abç) Özdağ daha sonra şöyle diyordu:

“Hocaoğlu’nun ifadesi gerçekçidir. Devletler ve milletler varlıklarını korumak için her şeyi göze almak zorundadırlar. Varlıklarını korumak için her şeyi göze almayan milletlerin bağımsız yaşama şansı yoktur.

11 Eylül sonrasında ABD’nin izlediği politikalar, Fransa’nın Pasifik’te Greenpeace gemisini bombalaması, Almanya’nın hapishanede Baader-Meinhof çetesini yok etmesi, İngiltere’nin Arjantin açıklarındaki küçük bir ada olan Falkland için savaşması devletlerin kararlılık ifadeleridir.”

“Türk devletini Anadolu’da bin sene yaşatan bu kararlılık ifadesidir. Gelecek bin senede de Anadolu’da bağımsız bir millet olarak yaşamak için geçtiğimiz 1000 senede gösterdiğimiz iradeyi göstermemiz gerekmektedir.” Gene  Gündüz Aktan 10 Ocak 2006’da şunları yazabiliyordu:“PKK terörü artarak sürerse, kentlerde ve turizm bölgelerinde masum siviller ölürse; geçen yıl Diyarbakır’da Öcalan posterli ve konfederasyon bayraklı nevruz gösterisiyle başlayan, Bozüyük’te halkın kışkırtılması, Şemdinli’de cenaze yürüyüşü ve bölge belediye başkanlarının Roj TV’ye ilişkin talebiyle süren itaatsizlik eylemleri kitlesel nitelik kazanırsa; tekil yapımızın iki unsurlu federal sisteme dönüştürülmesi şart koşulursa; Güneydoğu’daki nüfus artışı Türkiye genelinin beş katı olmaya devam ederse; Kürtler, Akdeniz kıyılarında yerleştikleri her yerin kendilerine ait olduğunu ileri sürerlerse bizimle birlikte yaşamak istemediklerini anlayacağız.
Bu durumda, ülkeyi kana bulamadan, böyle düşünen ve hareket eden Kürtlerin kendi rızalarıyla Kuzey Irak’a gitmeleri en doğru çözüm olacak. Amerika’nın göz yumması ve Kürtlerin baskılarıyla varlıkları tehlikeye düşen Türkmenler de isterlerse Türkiye’ye gelebilmeliler.
Yunan isyanının ve bağımsızlığının Anadolu için yarattığı tehlike zorunlu mübadele ile çözümlenmişti. Günün şartlarında ancak gönüllü bir mübadele söz konusu olabilir.” (abç) Buradaki “gönüllü mübadele” deyişinin bir örtmece, bir aldatmaca olduğu açıktır. Yani, Türk askeri kliğinin görüşlerini yansıtan Radikal gazetesi yazarı emekli büyükelçi, -herhalde Türkiye Kürdistanı’ndaki yerlerini yurtlarını gönüllü olarak terketmeyecekleri açık olan- Kürt halkını zorla ve devlet terörü eşliğinde Güney Kürdistan’a göçertmeyi bir seçenek olarak dile getirebiliyor. Yukarda alıntılanan türden görüşlerin Türk işçi sınıfı ve halkı arasında çok yaygın olmaması bir avuntu konusu olamaz. Olamaz; çünkü esas itibariyle devrimci-demokratik ve sosyalist bilinçten ve gerçek devrimci öncülerinden yoksun oldukları koşullarda işçi sınıfı ve diğer emekçilerin emperyalizm ve devlet destekli faşist grupların başlatabilecekleri provokatif saldırı eylemlerininin önünü kesmeleri olanaklı olmayacağı gibi, kendilerinin de böylesi bir gerici girdaba sürüklenmesinin önünde hiçbir ciddi engel olmayacaktır. Özellikle bugünkü ülke ve bölge koşulları altında –şimdilik çok zayıf bir olasılık da olsa- Gündüz Aktan gibilerinin önerdiği türden bir yola başvurulmasının, Türkiye’nin pek çok yerine dağılmış olan Kürt halkıyla Türk halkını da karşı karşıya getirme riskini taşığıdığı, gerek CIA, MOSSAD gibi istihbarat örgütlerinin ve gerekse onların güdümündeki Türk Kontrgerillasının “psikolojik operasyonları” için bulunmaz bir zemin sağlayacağı açık olmalı. Böylesi bir senaryonun gerçekleşmesinin her iki halk açısından da korkunç bir trajedi oluşturacağı ve Türkiye ve Türkiye Kürdistanı işçi sınıfı ve emekçilerinin demokrasi, ulusal kurtuluş ve sosyalizm davalarına çok ağır ve giderilmesi son derece zor zararlar vereceği tartışma götürmez.
 
Sonuç

Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve emekçilerinin demokratik ve sosyalist özlemlerinin gerçekleşmesine ağır bir darbe indirecek ve her iki ülkenin proletaryası ve halkları arasındaki çitleri daha da kalınlaştıracak bir Kürt-Türk çatışması kimin işine yarayacaktır? Sadece ve sadece dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı ABD emperyalizmiyle onun stratejik ortakları Britanya emperyalizminin ve İsrail Siyonizminin ve –Türkiye başta gelmek üzere- yazgılarını bu şer ekseninin yazgısına bağlamış olan gerici bölge devletlerinin ve değişik ulus ve milliyetlerden gerici kliklerin. Emperyalist-Siyonist bağlaşmanın Kürt ve Türk proletaryası ve halkları da içinde olmak üzere Ortadoğu bölgesi halkları ve ülkelerine dayattığı emperyalist terör  ve gerici iç çatışmalar, geniş emekçi yığınlarının ulus, milliyet, din, mezhep vb. esasına göre bölünmeleri aşılmadan ne –Kürt ulusunun da içinde olduğu- ezilen ulusların demokratik kurtuluş savaşımları, ne de işçi sınıfının ve diğer sömürülen yığınların anti-kapitalist savaşımları ciddi bir mesafe katedebilecektir. 

Öte yandan, kapitalist üretim ilişkilerinin önemli ölçüde gelişmiş ve burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişmenin başat bir nitelik kazanmış olduğu Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nda Kürt işçi ve emekçileri, asla birtakım göstermelik reformlarla yetinemezler ve yetinmeyeceklerdir de. Egemen Türk ulusundan işbirlikçi büyük burjuvazisinin ve askeri kliğin sınıfsal diktatörlüğünün ayakta kaldığı koşullarda, Kürt ulusal kimliğinin tanınması, anadilde eğitim gibi ödünler Kürt halkının toplumsal kurtuluşuyla elele gitmesi gereken gerçek ulusal kurtuluşunu sağlayamayacaklardır. Bugün Kürt halkına önderlik etme savında bulunan partinin ya da partilerin karşı karşıya bulundukları çıkmaz da budur. Ulusal kurtuluş savaşımının hedefini, böylesi güdük reformlarla sınırlamak, Türk işbirlikçi burjuvazisinin vurgun ve yağma düzeninden pay almakla yetinen ve yetinecek olan Kürt burjuvazisinin özlemlerine yanıt verebilir; ancak Kürt işçilerinin, yarı-proletaryasının ve emekçi köylülerinin çıkarlarına asla. Topraklarından ve köylerinden kovulmuş olan ve gerek Kürdistan’ın değişik kentlerinde ve gerekse Batı’nın metropollerinin varoşlarında büyük bir yoksulluk içinde yaşamak zorunda bırakılan milyonlarca Kürt emekçisinin çıkarları da düzenin radikal bir tarzda değişimini ve yerine işçilerin ve diğer emekçilerin çıkar ve özlemlerini savunacak devrimci bir rejimin, bir halk demokrasisinin kurulmasını dayatıyor. 

Ancak Kürt sorununun, daha doğrusu Kürt-Türk sorununun çözümünün sorumluluğu, proleter enternasyonalizmi ve halkların kardeşliği bayrağını yükseltmenin sorumluluğu öncelikle Türk işçi ve emekçilerine ve Türkiye devrimci hareketine ve ilerici güçlerine düşmektedir. Her yanından gericilik fışkırmakta olan Türkiye, herhalde Marks’ın “Başka ulusları ezen bir ulusun özgür olamayacağı” biçimindeki önermesinin doğruluğunu her gün yeniden ve yeniden kanıtlamaktadır. Eğer bugün Türkiye her türden anti-demokratik eğilimin, emperyalizme ve Siyonizme kölece boyun eğişin, Kontrgerilla cinayetlerinin, faşist çetelerin, dizginsiz sömürünün ve şovenist çılgınlığın karakterize ettiği bir arenaya dönüşmüşse, bunun sorumluluğu her şeyden önce Türkiye proletaryasına ve devrimci ve ileri güçlerine aittir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son onyıllarından bu yana bir dizi halka karşı işlenmiş ve işlenmekte olan ağır suçlar, gerçekleştirilen kıyımlar, söylenen yalanlar, askeri kliğin himayesinde yaşayan Türk burjuvazisini siyasal miyopluk, ödleklik, kollektif unutkanlık ve kaba bir militarizmle sakatlamıştır. Ama, bu suçlar karşısında sessiz kaldıkları ölçüde, bu toplumsal biçimlenmeden Türk işçi ve emekçileri de paylarını almışlardır. ABD’nin Irak’ı işgaliyle açılan yeni dönemde Türkiye’de, Kürdistan’da, Irak’ta ve bir bütün olarak Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve halklarına ve onların devrimci öncülerine ülkemizde onyıllardır birikmiş olan gericilik yığınını topyekun bir temizliğe tabi tutma fırsatını sunuyor. Eğer onlar dünya halklarının baş düşmanı ABD emperyalizmine, İsrail Siyonizmine ve Türk gericiliğine karşı Ortadoğu’nun savaşan halklarıyla omuz omuza yürütülecek bir savaşımda yerlerini alabilirlerse, sadece tarihi kanla yazılmış olan bu bölgenin değil, belki de dünyanın yazgısının olumlu bir rotaya sokulmasına paha biçilmez bir katkıda bulunabileceklerdir.   

DİPNOTLAR 

(1) Genelkurmay’ın açıklamasında şöyle deniyordu:“Hiçbir değerden nasip almamış bir grup tarafından, insanlığın ortak değeri olan Baharın gelişini kutlama adına düzenlenen masum etkinlikler, yüce Türk Ulusunun sembolü, her zerresi şehit kanıyla bezenmiş şanlı Türk Bayrağına saldırı densizliğinde bulunulacak kadar ileri götürülmüştür.

“Türk Milleti engin tarihinde iyi ve kötü günler görmüş, sayısız zaferler yanında ihanetler de yaşamıştır. Ancak hiçbir zaman kendi vatanında kendi sözde vatandaşları tarafından yapılan böyle bir alçaklıkla karşılaşmamıştır. “Bu haince bir davranıştır…

“Dost ve düşman herkes şunu çok iyi bilmelidir ki; Ne bu Ülkenin Bölünmez Bütünlüğü ne de bu birlik ve bütünlüğün sembolü olan şanlı Türk Bayrağı asla sahipsiz değildir. Başta yüce Türk Milleti olmak üzere onun bağrından çıkmış Türk Silahlı Kuvvetleri, tıpkı atalarının yaptığı gibi, Ülkesini ve Bayrağını koruma ve kollamaya, bunun için gerekirse kanının son damlasını akıtmaya hazırdır. Yeminlidir.” 

(2) MGK Ekim 1997’de yenilediği Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde “irtica” ile “bölücü terör”ü birinci tehdit öğesi olarak nitelerken ülkücü mafya gruplarına göndermede bulunarak şöyle demişti:

“Türk milliyetçiliği bazı kesimlerce ırkçılığa dönüştürülmek istenmektedir. Ülkücü mafya bundan yararlanmak istemektedir. Bu da bir tehdit unsuru oluşturmaktadır.”

(3) İsrail Dışişleri Bakanlığının eski öndegelen analistlerinden biri olan Oded Yinon, Şubat 1982’de Kivunim (=Doğrultular) adlı dergide yayımladığı “1980’lerde İsrail İçin Bir Strateji” başlıklı yazısında Siyonist burjuvazinin yaklaşımını şöyle ifade ediyordu:
“1980’lerde İsrail’in Batı cephesinde güttüğü siyasal hedef, Mısır’ı topraksal bakımdan farklı jeografik bölgelere ayırmaktır.

“Mısır bir çok otorite odakları arasında bölünmüş ve parçalanmıştır. Eğer Mısır dağılırsa, Libya, Sudan gibi ülkeler ve hatta daha uzaktaki devletler de bugünkü formları içinde varolmaya devam edemeyecek ve Mısır’ın çöküşü ve dağılması örneğini izleyeceklerdir…

“Lübnan’ın dağılarak beş ayrı eyalete bölünmesi; Mısır, Suriye ve Irak ta içinde olmak üzere tüm Arap dünyası için izlenmesi gereken bir örnek oluşturmaktadır; Arap yarımadası şimdiden bu yolu tutmuştur. Suriye’nin ve daha sonra Irak’ın askeri güçlerinin dağılması İsrail’in birincil kısa erimli hedefiyken, bu devletlerin dağılarak, Lübnan’da olduğu gibi etnik ya da dinsel bakımdan özgün bölgelere bölünmesi, onun Doğu cephesinde birincil uzun erimli hedefidir. Suriye, etnik ve dinsel yapısına uygun olarak, bugünkü Lübnan’da olduğu gibi bir dizi devlete bölünecektir; böylelikle sahil bölgesinde bir Alevi devleti, Halep bölgesinde bir Sünni devleti, Şam’da kuzeydeki (yani Halep’teki- G. A.) komşusuna düşman bir başka Sünni devleti olacak, Dürziler de, belki bizim Colan tepelerimizi da içerecek ve kesinlikle Havran ve Kuzey Ürdün’ü de içine alacak bir devlet kuracaklardır. Daha şimdiden erişim menzilimiz içinde olan bu durum, bölgede uzun erimli barış ve güvenliğin güvencesi olacaktır.

“Petrol bakımından zengin ve içsel olarak parçalanmış olan Irak, İsrail’in hedef adayları arasında yer almayı garantilemiştir. Bizim açımızdan Irak’ın dağılması, Suriye’nin dağılmasından daha da önemlidir. Irak, Suriye’den daha güçlüdür. Kısa erimde Irak’ın gücü İsrail için en büyük tehdit kaynağıdır. Bir Irak-İran savaşı Irak’ı parçalayacak ve onun, bize karşı geniş bir cephede savaşımı örgütlemeye fırsat bulamadan yıkılmasına yol açacaktır. Kısa erimde, Araplar arasındaki her türden çatışma bizim işimize yarayacak ve Irak’ı, tıpkı Suriye ve Lübnan’da olduğu gibi mezhepler arasında parçalama yolundaki daha önemli hedefimize ulaşmamızı çabuklaştıracaktır. Irak’ın, Osmanlı döneminin Suriyesi’nde olduğu gibi etnik/ dinsel doğrultuda eyaletlere bölünmesi olanaklıdır. Böylelikle, üç ana kent olan Basra, Bağdat ve Musul çevresinde üç (ya da daha fazla) devlet oluşacak ve güneydeki Şii bölgeleri Sünni ve Kürt kuzeyden ayrılacaktır. Halihazırdaki İran-Irak çatışmasının bu kutuplaşmayı daha da derinleştirmesi olanaklıdır.”

(4) Kemal Arı “Cumhuriyet Dönemi Nüfus Politikası” adlı makalesinde şunları söylüyordu:
“1931 yılında kabul edilen fırka programında sosyal hayatta ailenin temel olduğu vurgulanıyor, nüfusu arttırmak amacıyla evliliklerin özendirileceği, çocuk ve yetişkinlerin ölümüne neden olan hastalıklarla savaşılacağı, böylece nüfusun niteliğinin artırılacağı, sonuç itibariyle de, sağlam, gürbüz, çalışmaya elverişli, eğitilmiş bir nesil yetiştirileceği belirtiliyordu.
Bunun yanı sıra, 1932 yılında bir nüfus konisyonu kuraldu ve nüfus alanındaki sorunların çözümü için alınması gereken önlemler araştırıldı. Sözkonusu komisyon 1934 yılında bir rapor yayınladı. Temel olarak raporda, Türkiye nüfusunun artırılması yolunda alınması gereken önlemler ve yapılması gereken işler sıralanıyordu. Bu rapora göre, Türkiye nüfusunun hızla artması gerekmekteydi. Türkiye’de nüfus azdı ve ülkenin büyüklüğü karşısında, bir nüfus buhranından söz edilebilirdi. Türk ırkının doğurma yeteneği yüksekti. Bunun devamının sağlanabilmesi, yasalarda konulan önlemlerin uygulanmasına bağlıydı.

Elbette ki, bu yaklaşımların, yasal düzenlemelere yansımaması da olanaksızdı. Yasalar, çocuk düşürme ve düşürtmeyi, aynı zamanda çocuk yapmaya engel nitelikteki fiil ve hareketleri ağır cezayı gerektirecek yaptırımlar olarak görmüş ve 11.06.1936 tarih ve 3038 sayılı yasa, bu nitelikteki eylemi, “ırkın tümlüğü ve sağlığı aleyhine cürümler” olarak ele almıştır. Yine, 1924 tarihli Köy Kanunu, bulaşıcı hastalıklara karşı savaş ile halk ve çevre sağlığı konularında etkin önlemler alınması ve köy nüfusuna ilişkin yaşamsal kayıtların düzenli biçimde tutulması koşulunu getirmiştir.. 06.05.1930 tarih ve 1593 Sayılı Umumi Hıfzıssıha Kanunu, kamuya salgın hastalıklarla savaşmanın yanı sıra, doğumu arttıracak ve çocuk ölümlerini azaltacak önlemler almak, annelerin doğum öncesi ve sonrası bakımlarını yapmak görevini yüklemektedir… Yasanın yayım tarihinden sonra altı çocuk sahibi olanlar (para yada madalya ile) ödüllendirilebileceklerdir. 1426 Sayılı Vilayet İdaresi Kanunu ile 1680 Sayılı Belediye Kanunu yerel yönetimlerle valiliklere nüfus artırmaya yönelik kamu sağlığı ile ilgili önlemler almak , ücretsiz doğum evleri kurmak, fakir vatandaşa ücretsiz ilaç dağıtmak zorunluluğu getirmiştir. Göçmenlerle ilgili 2396 sayılı ve 2510 sayılı Kanunla yurt dışından gelen göçmenlere bir dizi yasal ve parasal kolaylıklar getirmektedir.

Komisyon raporu hükümet uygulamalarında etkili olmuş ve bu doğrultuda bir politika izlenmeye çalışılmıştır.

“Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun hızla arttırılmasını sağlayıcı önlemleri alma görevi Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına verildi.  

Hükümetlerin nüfusu artırmak için bilinçli olarak izlediği bir başka politika ise göçleri artırmaktı. Türkiye’ye göç eden göçmenlerin sorunlarını çözme görevi de aynı Bakanlığa verildi. Göçmenlerin sağlıklı konutlardan yoksun olduğu ve bulaşıcı hastalıklara daha açık oldukları, bunların sorunları ile daha etkili bir biçimde ilgilenileceği hükümet programlarında yer aldı.

(5) Özgür Politika’nın 18 Ocak 2003 tarihli sayısında Celal Demiralp imzasıyla yayımlanan Güney Kürdistan Boşaltılıyor başlıklı yazıda şöyle deniyordu :

Amerika’nın Irak’a olası müdahalesinin gündeme oturmasıyla birlikte, Güneyli Kürtler Avrupa’ya akın etmeye başladı. Irak’a müdahaleyi fırsat bilen Türkiye ise, Güney Kürdistan’ı boşaltma çabalarını yoğunlaştırdı. Güney Kürdistanlı mültecilerin bir kısmı Silopi’den Türkiye’ye Reo tipi askeri araçlarla sokulurken, bir kısım mülteci de askeri araçlarla Zaxo’dan Amed’e taşınıyor. Öte yandan Türkiye, Güney Kürdistan’daki Türkmen nüfusunu arttırmak için para karşılığında bölgedeki Kürtlerin kimliklerini değiştiriyor. 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: