Misak Manukyan’ın Anısına

                                    Misak Manukyan’ın Anısına      

                                 Garbis Altınoğlu, 20-21 Mart 2007

  Manukyan Grubu

21 Şubat 1944’de, Alman işgali altındaki Paris’in Mont-Valerien kalesinde 22 partizan Alman askerleri tarafından kurşuna dizilerek öldürülecekti. “Stalingrad müfrezesi” olarak da bilinen bu partizan grubu adını, liderliğini yapan Misak Manukyan’dan almıştı.

1906’da Adıyaman’ın bir köyünde doğan Misak Manukyan’ın babası Ermeni jenosidi sırasında İttihat ve Terakki çetesine bağlı katiller tarafından öldürülecek ve annesi de gene o yıllarda hastalık ya da açlıktan yaşamını yitirecekti. Jenosid sırasında 9 yaşında olan Misak’ın bir Kürt ailesi tarafından koruma altına alındığı ve daha sonra Suriye’nin -şimdi Lübnan sınırları içinde bulunan- Cuniye kentinde, yakınlarını yitiren Ermeni çocuklarının barındırıldığı bir yetimhanede kaldığı anlaşılıyor. Kaynaklara göre, 1924’te küçük erkek kardeşiyle birlikte Marsilya’ya gelen Misak Manukyan burada marangozluk öğrenmiş, ardından da Paris’e geçerek diğer Ermeni kökenli işçilerle birlikte bir süre Citroen otomobil fabrikasında çalışmıştı. Fransız Komünist Partisi’ne (=FKP) yakın sendika örgütü CGT (Confédération Générale du Travail=Genel İşçi Konfederasyonu) içinde yer alan Manukyan 1934’te de FKP’ne üye olmuş ve onun yabancı ve göçmen işçileri örgütleyen bölümünde yer almıştı. Özellikle uzun işsizlik dönemlerinde Ermeni kültür ve edebiyat çevreleriyle ilişki kurmanın yanısıra edebiyat, tarih ve felsefe kursları alan Misak Manukyan şiirler yazmış ve bu arada Çank (=Çaba) ve Mışaguyt (=Kültür) adlı iki dergi çıkarmış, hatta bir ara FKP’nin yönettiği “İşçi Üniversitesi”ne devam etmişti. Misak Manukyan’ın 1936-39 yılları arasında devam eden İspanya İç Savaşında İspanya halkına yardım etmek için kurulan bir komitede yer aldığı, 1937’de de Sovyet Ermenistanı’na yardım etmek amacıyla, Antant emperyalistlerinin ambargosunu kırmak için 1921’de kurulmuş olan bir komitenin başına geçtiği biliniyor.

Manukyan Grubu’nun mensuplarından -1921 İstanbul doğumlu- Henri Karayan’ın anlattıkları da Misak Manukyan’ın kişiliğinin belli yanlarına ışık tutuyor. Karayan’a göre Manukyan, Eylül-Aralık 1933 tarihlerinde görülen ve sözümona Reichstag’ı yakan komünistlerin yargılandığı Leipzig Duruşmasında verilen kavgadan çok etkilenmiş ve bu nedenle yeraltı çalışmasına geçtiğinde kullandığı ilk kod ismi Georgi Dimitrov’a izafeten “Georges” olmuştu. Karayan Manukyan’ın, 6 Şubat 1934’deki faşist darbe girişiminden sonra Fransa’da, yükselen faşizm tehlikesine karşı yapılan ve çeşitli sol eğilimlerden işçilerin gerçekleştirdiği anti-faşist gösterilere çok sayıda Ermeni emekçiyle birlikte katıldığını, Henri Barbusse ve Romain Rolland gibi komünist yazın adamlarının da içinde bulunduğu faşizme ve savaşa karşı bir aydın örgütlenmesi olan Amsterdam-Pleyel hareketinde yer aldığını, Avedik İsahakyan ve Arşag Çobanyan gibi tanınmış Ermeni şairleriyle yazıştığını ekliyor. (1) Ona göre Manukyan 1936’da İspanya İç Savaşının patlak vermesinden bir süre sonra kurulan Uluslararası Tugaylar’a katılmak istemiş, ancak FKP yetkilileri kendisinin çalışmalarını Fransa’da sürdürmesini istemişlerdi.

Nazi ordularının Haziran 1940’de Fransa’yı işgal etmelerinin ardından siyasal faaliyetini sürdüren Manukyan Haziran 1941’de bir baskında tutuklanmış, ancak hakkında herhangi bir kanıt bulunamadığı için bir kaç hafta sonra serbest bırakılmıştı. 1942’de başını Boris Holban’ın çektiği FKP’ne bağlı ve Paris bölgesindeki yabancı ve göçmen direnişçileri bağrında toplayan FTP-MOI’ye (=Fransız Savaşçıları ve Partizanları-Göçmen İşçiler Kolu) katılan Manukyan bir süre sonra grubun liderliğine yükselecekti. Genellikle Paris’in Levallois, Belleville, Clichy, Saint-Ouen, Montrouge, Issy-les-Moulineaux semtlerinde faaliyet gösterecek olan grup bu dönemde, lideri Misak Manukyan’dan ötürü Manukyan Grubu olarak anılacaktı. Kasım 1942’de aktif eylemlere başlayacak olan ve 60 dolayında militan ve sempatizandan oluşan bu partizan birimi, çeşitli dillerde bildirilerin basıldığı gizli basımevleri örgütleyecek, Alman işgalcilerinin kontrolündeki demiryollarına ve trenlere ve Alman ordusu için üretim yapan fabrikalara karşı sabotajlar gerçekleştirecek, sahte pasaport ve kimlikler hazırlayacak, Alman askerlerine ve işbirlikçilere karşı cezalandırma eylemleri yapacaktı. Örneğin 8 Eylül 1943’te Manukyan Grubu üyeleri Paris-Reims hattında yol alan bir treni devirecek, Argenteuil’da iki jandarmayı, Porte d’Ivry’de iki Alman askerini, Rue de la Harpe’te bir Alman çavuşunu ve tam olarak saptanamayan bir yerde iki diğer Alman’ı  öldüreceklerdi. Bir adı da “Stalingrad müfrezesi” olan Manukyan Grubunun eylemleri arasında Paris’teki Alman birliklerinin komutanı General Ernst von Schaumburg’e karşı başarısız bir suikast girişimi ve 28 Eylül 1943’de Julius Ritter adlı SS generalinin öldürülmesi de vardı. Çalışmaları Nazi işgalcileri ve işbirlikçi Fransız polisi tarafından giderek daha yoğun bir biçimde izlenen ve o sıra Paris’teki silahlı direnişin ana odağı konumunda bulunan Manukyan Grubunun üyelerinin çoğu Kasım 1943’te ele geçirileceklerdi.

Naziler ve kukla Vichy hükümeti, mensuplarının biri İspanyol, ikisi Romen, ikisi Macar, ikisi Ermeni, üçü Fransız, beşi İtalyan ve sekizi Polonyalı olan Manukyan Grubu’nun davasına olağanüstü bir önem verdiler. İşgalciler ve onların güdümündeki basın grupta yer alan Polonyalıların çoğunun Yahudi kökenli olmasını da -kendilerince- kullanarak Manukyan Grubu’nun Almanya’ya ve Fransa’ya karşı düzenlenen “Yahudi-Bolşevik komplo”nun bir parçası olduğu yolunda bir yaygara başlattılar. Fransız kamuoyunu etkilemeyi hedefleyen Nazi işgalcileri, otuz dolayında Fransız ve yabancı gazetenin temsil edildiği duruşmayı, Direnişin aslında kriminal bir nitelik taşıdığı ve Fransa’ya karşı olan “yabancı haydutlar ve teröristler” tarafından yürütüldüğü mesajını vermek için kullanmaya çalıştılar. Onlar bu amaçla, Paris’in ve Fransa’nın hemen hemen her yerine astıkları ve Misak Manukyan’ın ve O’nun “yabancı” kökenli yoldaşlarının bir bölümünün resimlerini, onlarla birlikte yakalanan silahları, rayından çıkarılmış bir treni, partizanlar tarafından delik deşik edilmiş olan birinin cesedini vb. gösteren kızıl renkte bir afiş hazırladılar. Misak Manukyan’ı çetenin lideri olarak tanımlayan ve O’nun 56 saldırı, 150 ölüm ve 800 yaralanmadan sorumlu olduğunu ileri süren afişin üst tarafında “Bunlar mı Kurtarıcı?” ve altında “Suçlular Ordusu” ibareleri yer alıyordu. Ancak, arka planı kan renginde düzenlenen bu afiş aslında Direnişin bir sembolü haline gelecek ve kendisi de FKP üyesi olan ünlü şair Louis Aragon’un 1956’de yazdığı -ve daha sonra Leo Ferre tarafından bestelenecek olan- “Kızıl Afiş” adlı şiirine konu olacaktı.

Manukyan ve yoldaşları üç gün süren göstermelik bir yargılamadan sonra ölüm cezasına mahkum edildiler. İşbirlikçi Fransız basını Alman askeri mahkemesinin kararını “23 terörist ölüm cezasına çarptırıldı” başlığıyla verdi. 22 partizan için verilen hükümler 21 Şubat 1944’de Paris’in batısında bulunan -ve daha sonra bir direniş anıtı haline getirilecek olan- Mont-Valerien kalesinde kurşuna dizileceklerdi. Grubun tek kadın üyesi olan 32 yaşındaki Olga Bancic ise Almanya’ya götürülerek 30 Mayıs 1944’te Stuttgart’taki Urbanstrasse cezaevinde infaz edilecekti.

İdam edilen Manukyan Grubu üyelerinin listesi

. Celestino Alfonso (İspanyol)
. Olga Bancic (Romen)
. Joseph Boczov (Romen)
. Georges Cloarec (Fransız)
. Roger Rouxel (Fransız)
. Robert Witchitz (Fransız)
. Rino Della Negra (İtalyan)
. Spartaco Fontano (İtalyan)
. Césare Luccarini (İtalyan)
. Antoine Salvadori (İtalyan)
. Amédéo Usséglio (İtalyan)
. Thomas Elek (Macar)
. Emeric Glasz (Macar)
. Maurice Fingercwajg (Polonyalı)
. Jonas Geduldig (Polonyalı)
. Léon Goldberg (Polonyalı)
. Szlama Grzywacz (Polonyalı)
. Stanislas Kubacki (Polonyalı)
. Marcel Rayman (Polonyalı)
. Willy Szapiro (Polonyalı)
. Wolf Wajsbrot (Polonyalı)
. Arpen Lavityan (Ermeni)
. Misak Manukyan (Ermeni)

           

    Misak Manukyan’ın eşi Melinee Manukyan’a mektubu

Misak Manukyan, kurşuna dizilerek idam edilmesinden kısa bir süre önce, tutulmakta olduğu Fresnes cezaevinden eşi Melinee Manukyan’a yazdığı son mektubunda şöyle diyecekti:

                                                                                                Fresnes, 21 Şubat 1944

Sevgili Melinee, benim sevgili küçük yetimim,

Birkaç saat sonra bu dünyada olmayacağım. Öğleden sonra saat üçte kurşuna dizileceğiz. Bu bana, yaşamımdaki herhangi bir kaza gibi geliyor; inanmıyorum, ama gene de seni bir daha hiç göremeyeceğim.

Sana ne yazabilirim? Kafamın içinde her şey karmakarışık, ama aynı zamanda apaydınlık.

Kurtuluş Ordusu’na gönüllü bir asker olarak katılmıştım ve Zaferin ve sonal hedefin eşiğindeyken can veriyorum. Sağ kalacak ve yarının özgürlük ve barışını tadacak olan herkese mutluluklar diliyorum. Fransız halkının ve özgürlük için dövüşen herkesin, bizim anımızı saygıyla anacaklarını biliyorum. Ölüm anında, Alman halkına ya da başka herhangi bir kimseye nefret beslemediğimi duyuruyorum; herkes, ceza ya da ödül biçiminde hakettiğini alacaktır. Alman halkı ve diğer halklar, artık fazla sürmeyecek olan savaştan sonra barış ve özgürlük içinde yaşacaklardır. Herkese mutluluklar… Sadece seni yeterince mutlu edememiş olmaktan ötürü derin bir üzüntü duyuyorum; senin de her zaman arzu ettiğin gibi sana bir çocuk verebilmeyi o denli isterdim ki. Bu yüzden, savaştan sonra mutlaka evlenmeni ve benim mutluluğum için bir çocuk sahibi olmanı ve benim son isteğimi yerine getirmek üzere, seni mutlu edecek biriyle evlenmeni istiyorum. Bütün eşyamı ve diğer maddi varlığımı sana ve yeğenlerime bırakıyorum. Fransız kurtuluş ordusunun bir neferi olarak öldüğüme göre, savaştan sonra benim eşim sıfatıyla savaş emekliliği ödeneği hakkını talep edebilirsin.

Beni onurlandırmak isteyen dostların yardımıyla, okunmaya değer şiirlerimi ve yazılarımı yayımlamalısınız. Olanaklı olursa anımı Ermenistan’daki akrabalarıma iletmelisiniz. Az sonra 23 yoldaşımla birlikte, ama hiçbir kötülük yapmadığım ya da yaptıysam da kin duyarak yapmadığım için gözümü kırpmadan ve vicdanı rahat bir insanın huzuru içinde öleceğim. Bugün hava güneşli. Sevgili karım ve sevgili dostlarım; yaşama, güneşe ve doğanın o çok sevdiğim güzelliklerine bakarken veda edeceğim. Bana kötülük yapan ya da yapmayı istemiş olan herkesi bağışlıyorum; ancak canını kurtarmak için bize ihanet edenleri ve bizi satanları asla bağışlamayacağım. Seni ve senin yanısıra kızkardeşini ve uzak yakın tüm dostları sımsıkı kucaklıyorum; hepinizi kalbimin bir köşesine yerleştiriyorum. Elveda. Dostun, yoldaşın ve kocan….

                                                                                                           Misak Manukyan

Not: Rue de Plaisance’deki valizimde 15,000 frangım var. Onu alabilirsen borçlarımın hepsini öde ve geri kalanını Armen’e ver. MM

  Louis Aragon’un 23’ler için kaleme aldığı “Kızıl Afiş” şiiri

Kızıl Afiş

İstediğiniz ne zaferdi ne gözyaşı,
Ne hüzünlü org ne papazın son duası.
On bir yıl nedir ki on bir yıl…
Yaptığınız kullanmaktı silahlarınızı:
Ölüm gözünü kamaştırmaz Partizanın.
Asıldı yüzleriniz kentlerimizin duvarlarına,
Gece ve sabah karasıydınız, korkutucu, süzgün.
Bir afiştiniz, kızıl bir kan lekesi gibi,
Adlarınızı bile söylemek öylesine güçtü ki,
Gelip geçende dehşet etkisi yaratın istediler.
Sizi kimse Fransız olarak görmez gibiydi,
Gün boyu bakmadan geçti gitti insanlar.
Kimi parmaklar durmadı ama karartmada
‘FRANSA İÇİN ÖLDÜLER’ yazdı resimlerinizin altına.

Bambaşka bir sabaha o gün başlayan

Tekdüze rengi vardı bir şeyde kırağının,

Şubat sonuydu, son anlarınızdı,

Sizlerden biri konuştu sessiz sakin:

Herkese mutluluklar,

Geride kalan herkese mutluluklar!

Ölürken kin yok içimde ey Alman halkı

Elveda zevk ve acı.

Elveda güller, elveda hayat, elveda rüzgar ve aydınlık!

Ve sen evlen mutlu ol sık sık düşün beni,

Bir gün bütün güzelliklerin arasında olacaksın,

Herşey sona erdiğinde Erivan’da.

Görkemli kış güneşi tepeyi aydınlatıyor :

Doğa o denli güzel ve yüreğim öyle yanıyor ki!

Zafer dolu adımlarımızı izleyecek adalet…

Melinee’m, ey aşkım, ey yetimim benim!

Sana yaşamanı, çocuk doğurmanı söylemek isterdim…

Tüfekler çiçek açtığında yirmi üç kişiydiler

Vaktinden önce canını veren yirmi üç kişi

Yirmi üç yabancı, ama yirmi üç kardeş

Yaşamı uğruna ölecek kadar seven yirmi üç kişi

Düşerken toprağa “FRANSA” diye haykıran yirmi üç kişi…

 Bitirirken…

Adları ve eylemleri burjuvazi tarafından bir susku komplosuyla unutturulmak istenen Misak Manukyan ve yoldaşlarının ve aynı yolu izleyen çeşitli ülkelerin onurlu devrimcilerinin mirası, proleter enternasyonalizminin ete-kemiğe bürünmüş halidir. Bu bağlamda Manukyan’ın son mektubunda eşine, Nazi haydutlarının iğrenç eylemlerinden ve onların işledikleri suçlardan bir ölçüde kendileri de sorumlu olmakla birlikte “Alman halkına…. nefret beslemediğini” söylediğinin altını çizmek gerekir. O’nun aynı biçimde, Ermeni halkına karşı bir jenosid gerçekleştirmiş olan Osmanlı-Türk gericiliğine ve perde arkasından onu yöneten Alman emperyalizmine karşı sınırsız bir nefret beslemekle birlikte, Anadolu’nun Türk ve Müslüman halkına karşı da nefret beslememiş olduğunu tahmin edebiliriz.

Burjuvazinin bütün fraksiyon ve katmanları, emekçi insanlığın acıma, fedakarlık, dayanışma, kararlılık, cesaret, sevgi ve boyuneğmezlik gibi en yüce değerlerini kişilik ve eylemlerinde cisimleştirmiş olan Manukyan’ların ve benzerlerinin adları ve anılarını unutturmak için bugün her zamankinden daha yoğun bir çaba harcamaktadırlar. Fransız tekelci burjuvazisinin büyük çoğunluğu, -işçi sınıfı hareketinden ve komünizmden duyduğu korku nedeniyle- Alman işgali öncesinde faşist saldırganlara karşı teslimiyetçi bir tutum takınmış, işgalin ardından ise Hitler’in generalleriyle işbirliği yapmıştı. Özel mülkiyet tutkusu anayurt sevgisinden çok daha güçlü olan bu tekelci burjuvalar, İkinci Dünya Savaşı’nın daha sonraki evrelerinde dengenin, başını Sovyetler Birliği halklarının çektiği anti-faşist cephenin lehine değişmesi üzerine tutumlarını yeniden ayarlamaya yöneldiler ve savaşın bu cephenin zaferiyle sonuçlanmasının ardından ABD ve Britanya emperyalistlerinin desteğiyle yeniden iktidarı ele geçirdiler. Elikanlı Fransız sömürgeciliğinin mirasçısı olan Fransız tekelci burjuvazisinin, FKP’nin önderliği altında yürütülen Direniş hareketininin anısını ve onun bir parçası olan Manukyan Grubu’na ilişkin verileri Fransız toplumunun kollektif belleğinden silmek için çaba harcaması, nesnelerin doğası gereğidir. Daha İkinci Dünya Savaşı sürmekteyken FKP önderliğindeki Direnişi baltalama çabası biçimini alan bu sınıf tavrını, doğal olarak Fransız tekelci burjuvazisinin işgal-karşıtı, De Gaulle yanlısı fraksiyonu ve onlara bağlı olarak çalışan -ve Nazi işgali sırasında hemen hemen hiçbir silahlı eylem yapmamış olan- burjuva direniş hareketleri de paylaşmıştır. Aynı husus üç aşağı beş yukarı, Misak Manukyan’a sözde sahip çıkar gözükürken, O’nun komünizme ve proleter enternasyonalizmine olan sarsılmaz inancının üstünü örterek, O’nu sıradan bir Ermeni ulusal kahramanı derekesine indirmek isteyen, hatta bunu bile yapmayan Ermeni burjuva ve küçük-burjuva milliyetçileri için de geçerlidir. Oysa o günlerde Fransız toplumunun çoğunluğunun, ikinci ya da üçüncü sınıf insanlar olarak gördüğü bu kahramanlar ulus ve din ayrımı yapmaksızın emekçi insanlığın ortak kurtuluşu için omuz omuza savaşmışlardı; onların örneği, gerçek özgürlüğün ve eşitliğin hüküm sürdüğü bir toplum, insanın insanı sömürmediği ve ezmediği bir toplum, sınıfsız bir toplum kurmayı özleyen ve bu amaçla uğraş veren herkes için asla sönmeyecek olan bir deniz feneri işlevi görmelidir ve görecektir de. Manukyan Grubu’ndan Arsen Çakaryan,

“Değişik ülkelerden gelmiş olan bütün bu insanlar; Yahudiler, İspanyollar, İtalyanlar, Almanlar, Ermeniler ve Fransızlar arasında büyük bir dostluk, hiç kimsenin hayalgücünün kavrayamayacağı boyutta kardeşçe bir dostluk vardı” derken, işte bu ideali dile getiriyordu. İnsanlığın gerçek ve sonal kurtuluşu burjuvazinin; dostluk, kardeşlik, sevgi, dayanışma gibi en yüce insanlık değerleri de içinde olmak üzere her şeyi, ama her şeyi metalaştıran çürümüş ve kokuşmuş sisteminin reddi ve yadsınması ve gerçek insani ilişkilerin hüküm süreceği bir toplumun kurulmasıyla sağlanacaktır. 21 Şubat 1944’de “tüfekler çiçek açtığında… vaktinden önce canını veren yirmi üç kişi”nin anısı işte böyle bir toplumun müjdecisidir.

Onların anıları; başta Afganistan, Irak, Filistin, Kolombiya, Lübnan, Somali olmak üzere dünyanın her yerinde emperyalizme ve gericiliğe karşı savaşan işçilerin ve halkların kavgalarında yaşıyor ve kapitalist-emperyalist sistem yıkılana dek yaşayacak.

DİPNOTLAR

(1) Almanya’da Nazilerin iktidara gelmesinden bir yıl kadar sonra Fransa’da da faşizm tehlikesi baş göstermiş ve 6 Şubat 1934’de, burjuva devlet aygıtının bir bölümü tarafından da desteklenen ve faşist bir darbe gerçekleştirmek için uğraş veren Croix de Feu (=Ateşten Haç) ve Action Français (=Fransız Hareketi) gibi faşist örgütlerin Millet Meclisi önünde yaptıkları gösteriler sonucunda hükümet görevden çekilmişti. Faşist tehlikeye karşı FKP ve Fransız Sosyalist Partisi’nin 9 Şubat’ta yaptığı gösterinin ardından, 12 Şubat’ta değişik sol eğilimlere sahip işçiler büyük bir anti-faşist gösteri düzenlediler. Yükselen anti-faşist dalga, FKP ile Fransız Sosyalist Partisi arasında tabandan başlayarak ortak eylem tutumunun ve çizgisinin güçlenmesine ve 27 Temmuz 1934’de bu iki parti arasında faşist tehlikeye karşı ortak savaşım amacıyla bir pakt imzalanmasına yol açacaktı.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: